SAĞIRLIĞIMIZ İÇİMİZDEKİ GÜRÜLTÜDENDİR
İmdat DEMİR
İnsan sessizlikten korkar. Bomboş bir odada yankılanan kalp atışlarıyla baş başa kaldığında, kendi iç sesini bastırmak için hemen bir müzik açar, bir ekranı yakar ya da bir başka sesi devreye sokar. Ne var ki bu kaçış, bir dış gürültüyle değil, içsel bir kakofoniyle sürdürülür. Aforizma şöyle der: “Sağırlığımız içimizdeki gürültüdendir.” Bu kısa ama sarsıcı cümle, sadece kulağın duyamaz hale gelmesini değil, ruhun, zihnin ve varlığın bütünüyle duyumsama yetisini yitirmesini anlatır. İnsan bazen dünyayı duyamaz çünkü içinde bir dünya kadar kalabalık bir karmaşa vardır. Bu yazıda, bu gürültünün doğasını, sağırlığımızın nedenlerini, psikolojik kökenlerini, antropolojik kalıplarını, felsefi açmazlarını ve sanatsal izdüşümlerini irdeleyerek bir bilinç labirentine giriyoruz.
.
İnsanın içinde kaç ses konuşur? Annesinin otoritesi, babasının suskunluğu, öğretmeninin eleştirisi, toplumun yargısı, arzusunun haykırışı, geçmişin yankısı, geleceğin korkusu… İçimizdeki bu çoğul konuşmalar bir koroya dönüşür. Ama bu bir senfoni değildir; her enstrüman kendi başına çalmaktadır. İçsel diyaloglar yerini içsel monologlara bırakır, sonra da kaotik bir iç savaş başlar. İşte o noktada, dış dünyanın sesleri erişemez olur bize. Gürültü, sesin değil, anlamın çürümesidir.
Bilinçdışı teorisine göre bastırılmış arzular ve travmalar, simgesel olarak geri döner. İçsel gürültü, bastırılanın yankısıdır. Jung ise bunu “gölge” olarak tanımlar: tanımadığımız, görmek istemediğimiz benliğimizin bize fısıldamaları… O fısıltılar bazen çığlığa dönüşür. Ve işte o zaman, duyma yetimiz içeriden felce uğrar.
.
Modern dünya, dışsal bir gürültü yaratır ama bu gürültü içsel karmaşayı da besler. Kentin uğultusu, telefon bildirimleri, kapitalist pazarın reklamları, sosyal medyada “olmak zorunda olduğumuz” kişilikler… Tüm bu kalabalık içinde birey kendi özüne yabancılaşır. “Kimim ben?” sorusu bile içsel uğultularla boğulur.
Zygmunt Bauman’ın “akışkan modernite” kavramı burada belirir: hiçbir kimlik, hiçbir aidiyet sabit değildir. İnsan her gün yeni bir kimliğe bürünmek, her saat yeni bir maskeyi takmak zorundadır. İçeride bu kadar çok maske taşıyan bir benliğin dışarıdan gelen hakiki bir sesi duyması mümkün müdür? Sağırlık, bir savunma mekanizmasıdır. Gürültüyle sağırlaşırız çünkü sessizlikte kendimizle karşılaşırız. Oysa kendimizi duymaktan, kendimizde susmayanlardan korkarız.
.
İlkel toplumlarda sessizlik kutsaldı. Av öncesi sessizlik, doğayla bütünleşme haliydi. Şamanın sessizliği, ruhlarla iletişimin yoluydu. Ritüel, gürültüyü susturmanın, zamanın lineerliğini kırmanın bir yoluydu. Bugün ise ritüel yerini reklama, mit yerini politik slogana bıraktı. Gürültü artık ayin değil, manipülasyon aracıdır.
Marshall Sahlins’in dediği gibi, “kapitalizm anlamın düşmanıdır.” Gürültü de anlamın yitimidir. Anlam kayboldukça, sesin yerini uğultu alır. İnsan ise bu uğultu içinde kendi halkının anlatılarına, doğanın diline, ruhunun hakikatine sağır kalır. Ve bu sağırlaşma, sadece bireysel değil, kültüreldir: Toplumun da kulak zarları çatlar.
.
Gerçek sanat sessizliğe yakındır. Sanatın amacı zaten o içsel gürültüyü aşmak, insanı kendi yankılarıyla yüzleştirmektir. Rothko’nun soyut tablolarında, Tarkovski’nin uzun planlarında ya da Arvo Pärt’ın bestelerinde hissedilen şey “dış sesin yokluğu” değil, “iç sessizliğe davet”tir.
Sanat, bir tür terapi değil, bir yankı odasıdır. İçimizde bastırdığımız duygular orada yankılanır. Ve bazen bir şiir, bir resim ya da bir nota, içimizdeki gürültünün kırılmasını sağlar. Kırılma anı, işitme anıdır. Sanat, sağır olanın kulağında bir nabız gibi atar. O nabız, yaşayan bir anlamdır. Gürültünün sustuğu an, sezginin konuşmaya başladığı andır.
.
Travma sonrası bireyler, bir tür sağırlaşma yaşarlar. Bu gerçek bir işitme kaybı değildir, ama bir duygusal duyarsızlaşmadır. Sesler gelir ama anlam taşımaz. Bu, “duyamama” değil, “duymak istememe” halidir. Çünkü duyduğunda geçmişin hayaleti canlanır.
Melankoli, içsel bir çınlamadır. Depresyon, dış seslerin içsel uğultuya yenildiği andır. İçimizde bastırılan ağlamalar, suskunlukla yankılanır. Bu yüzden bazen en çok konuşanlar en sağır olanlardır. Gürültü konuşkandır ama sağırdır. İçsel sessizlik ise az konuşur ama derindir.
.
Heidegger’in deyimiyle, modern insan “varlığın unutuluşu” içindedir. Bu unutuluş, duyumsama yetisinin kaybıdır. İnsan artık sadece şeyleri görür, ama onları anlamaz. Sadece sesleri duyar, ama onların çağrısını işitmez. Çünkü içindeki gürültü, varlığın kendisine olan çağrısını bastırır.
“Sağırlığımız içimizdeki gürültüdendir” sözü, Heidegger’in varlık düşüncesine bir yankı gibidir. Gürültü, ontolojik bir unutmadır. İnsan içindeki hakikatin çağrısını bastırdığında, dış dünyanın sesi de anlamını yitirir. Felsefi sağırlık, bilincin ayarsızlaşmasıdır.
.
Bir annenin ölü evladının ayakkabılarına baktığında duyduğu sessizlik, dış dünyanın en derin çığlığıdır. Yaşanmışlık bazen insanı susturur. Ama bu dışsal bir sessizlik değil, içsel bir yankısızlıktır. Çöküşler, insanın içindeki tüm sesleri bastırır ya da onları anlaşılmaz bir kakofoniye dönüştürür.
Bir savaş gazisinin, bir göçmenin, bir travma geçirmiş çocuğun dünyası bu anlamda sessizdir. Ama bu sessizlik, sağırlaşmış bir kulakla değil, konuşmayı yitirmiş bir benlikle ilgilidir. Çünkü içindeki gürültü, dış dünyayla bağını koparmıştır. Ve bu bağ koptuğunda, insan anlamı da kaybeder.
.
Terapötik sessizlik, içsel gürültüyü fark etmeyi mümkün kılar. Modern psikoterapi, sadece konuşma değil, dinleme pratiğidir. Ve iyi bir terapist, danışanının içindeki sesleri ayırt edebilmek için önce kendi içindeki gürültüyü susturmak zorundadır.
Meister Eckhart’ın dediği gibi: “Tanrı’yı duymak istiyorsan, susmayı öğren.” İçimizdeki gürültüyü susturduğumuzda, belki de duyacağımız ilk şey Tanrısal bir fısıltı olur: bir sezgi, bir ima, bir yön.
.
“Sağırlığımız içimizdeki gürültüdendir” ifadesi, modern insanın trajedisini özetler: çok konuşuruz ama duymayız. Çok dinleriz ama anlamayız. Çünkü içimizde konuşan çok fazla hayalet vardır. Arzular, korkular, ideolojiler, travmalar, toplumsal normlar, reklamlar, başkaları ne der, ebeveyn sesleri… Oysa duyabilmek için bazen her şeyi susturmak gerekir.
Gerçek duyma, sadece fiziksel değil, varoluşsaldır. Ve ancak içimizdeki gürültüyle yüzleştiğimizde başlayabilir. Sessizlik korkutucu olabilir ama aynı zamanda özgürleştiricidir. İçsel sessizlik, hakikatin eşiğidir.
Son söz olarak: Sağır değiliz aslında; sadece kendi çığlığımızda boğulmuşuz. Belki de artık konuşmayı bırakmalı, susmayı öğrenmeli ve sonunda ilk kez duymalıyız: kendimizi, başkasını, dünyayı…