CİĞERLERİMDE İLLEGAL BİR GÖÇMEN
İmdat Demir
şehre mahşer düşleri yağıyor bu gece
göğe asılı sirenlerden kırmızı notalar dökülüyor
kavşaklarda bekleyen gölgeler kendi cesetlerini seyrediyor
sokak lambaları alnına tarih damgası yemiş mahkûmlar gibi titriyor
kaldırımların damarlarından sızıntı halinde eski dualar akıyor
deprem görmüş duvarların çatlaklarında unutulmuş çocuk kahkahaları yankılanıyor
her köşe başında görünmez bir mahkeme kuruluyor
tanık olarak yalnızca iç sesim çağrılıyor
kanatlarında şifa taşıyan kuşlar alçaktan uçuyor
betonun göğsüne serin merhem sürüyorlar
nefes almayı unutmuş binaların pencerelerine konup birer nabız bırakıyorlar
her gagalarında küçük bir af dileği
her tüylerinde bitmemiş bir ağıt
gökyüzü karanlık bir yoğun bakım odası gibi
yıldızlar serum şişelerine benzeyen uzak ışıklar
şehir röntgen filmine dönmüş transparan
içinden geçerken kendi iskeletimi görüyorum
kemiklerime sinmiş bütün eksik vedalar titriyor
bir İstanbul oluyor aklımda usul usul
Boğaz geceye eğilmiş uzun bir damar
kıyılarında kalbimin kıyıya vuran yılları
köprüler sinir sistemime bağlanan metalik dualar
her geçen araç içimden geçen tereddütlere benziyor
Galata bir bekçi gibi dikilmiş başucuma
kulede dolaşan paslı çan sesiyle hafızamı yokluyor
Kasımpaşa yokuşlarında çocukluğum nefes nefese
Balat ara sokaklarında renkli çamaşırlara asılmış kimlikler
Kadıköy vapurunda ilk kayboluşumu hatırlıyorum
Üsküdar rıhtımında annemin sesi rüzgârla karışıyor
her semt içimde başka bir mahşer provası
her mahalle başka bir diriliş ihtimali
İstanbul beynimin derin loblarında kurulmuş geçici bir evren
şehirle ben aynı rüyayı terliyoruz
bir de sen varsın o rüyanın iç halkasında
adı ağzımda gizli tutulmuş bir hece
söylenince kendini yakacak kadar yanıcı
saçlarının gölgesinde oturmuş küçük surlar bekliyor
kirpiklerinin dibinde ay ışığı nöbet tutuyor
ellerini düşününce ellerimden soyunuyor pas
parmak uçların hafızamın kırık tuşlarına dokunuyor
içimden yarım kalmış şarkılar ayaklanıyor
senin sesin hepsini tek bir ezgide topluyor
dudaklarının kıyısında kurulmuş küçük bir cumhuriyet
kanun maddeleri sevginin grameriyle yazılı
gözlerin sabaha karşı açılan iki liman
bütün sürgün duygularımı kabul ediyor pasaportsuz
sevgilim kelimesi ciğerlerimde illegal bir göçmen
her nefeste sınır dışı edilmekten kurtulup içime yerleşiyor
cümlelerimi senin nabzına göre kuruyorum
noktalama işaretlerim kalp atışlarınla uyumlu
sedef bir kakma içinde duruyorsun göğsümde
masif bir çağın üzerine ince işlenmiş ışık gibi
seni düşünmek antika bir sandığı açmak gibi
içinden hem dedelerimin suskun fotoğrafları çıkıyor
hem geleceğimin henüz çekilmemiş kareleri
sedef yüzeyinde tarih çizikleri taşıyorsun
her çizik başka bir ihanetten kalan iz
yine de parlıyorsun kırılmadan
sen kırıldıkça çoğalan bir bütünlük gibisin
kalbimin ahşap yüzeyine çakılı bir hatıra
yerinden sökmeye kalksam odanın dengesi bozuluyor
içimdeki mobilyalar devriliyor tek tek
kavgalarından arınmış yalnızlıklar saklıyorum sana
pası alınmış eski zincirler gibi
kimseyi sürüklemeyen ama iz taşıyan halkalar
terk edilişlerden artan boş sandalyeler getiriyorum
isimleri artık okunmayan mezar taşları getiriyorum
kırık kahve fincanlarının kulpsuz dudaklarını
kavgalardan sonra yere atılıp unutulmuş aynaları
hepsini senin önüne yığıyorum sessizce
sen bakınca içlerindeki gürültü susuyor
çığlıklar bir anda oturaklı bir suskunluğa dönüşüyor
yalnızlıklarım senin yanında çoğul isim olmaktan vazgeçiyor
tekil bir huzura indirgeniyor usul
getirdim sana diyorum ama aslında kendimi getirdim
parçalarımı ayrı ayrı zarf yapıp posta kutuna bıraktım
her zarfta başka bir gecenin izi
başka bir sabaha yetişememiş cümle
bütün o eksik hikâyeleri senin elinde toplamak istiyorum
parmakların benim için geç kalmış hayatları zımbalasın
dosya kenarına küçük notlar düşsün bakışların
“burada kalp ani bir fren yaptı” gibi
“burada çocukluk geri döndü” gibi
şehre yeniden yağarken mahşer düşleri
biz iki kişi küçük bir masa etrafında
kopmuş bir kıyametin parantezinde oturuyoruz
dışarıda sirenler kıyamet provası yaparken
içeride sen su kaynatıyorsun
çaydanlığın buharı mahşerin üstüne perde çekiyor
fincanlarımızda köpüren gündelik cümleler
omuzlarımızda asılı duran büyük tarih
ikimizin arasında sallanan ince bir köprü
köprünün tahtaları göz göze geldikçe tamir oluyor
şifa kuşları başucumuzda düşük irtifadan uçuyor
gagalarından bize küçük af çıkışları bırakıyorlar
“affet kendini” yazıyor görünmez bir mürekkeple
“affet dünyayı” yazıyor başka bir kanatta
içimdeki İstanbul senin yüzünde yeniden planlanıyor
eski imar hataları tek tek siliniyor
yıkılacak binalar listesine öfkem giriyor
ayakta kalacak yapılar arasına sevgin
sokak isimleri değişiyor yavaşça
Öfke Caddesi’nin tabelası sökülüyor
yerine Sükût Yokuşu takılıyor
Yitikler Meydanı’na senin adın veriliyor
artık kaybolanlar orada kendini buluyor
bütün bu içsel kentsel dönüşüm tamamlanınca
başımı kaldırıp ilk kez net görüyorum
şehre hâlâ mahşer düşleri yağıyor evet
ama sen yanımdayken o mahşer bir şölene benziyor
yalnızlıklarım sofraya oturmuş misafir gibi
zarifçe başını eğip susuyor
getirdim sana diyorum bir kez daha
kavgalarından arınmış bütün iç sürgünlerimi
sen de gülümseyerek sandalye çekiyorsun onlara
herkesin önüne küçük bir tabak koyuyorsun
o anda anlıyorum ki bu şehirde asıl mucize
mahşeri durdurmak değil
mahşerin içinde bir masa kurabilmekmiş
bir İstanbul oluyor yine aklımda
ve o İstanbul’un tam kalbinde senin adınla açılıp kapanan küçük bir kapı
içeri giren her yalnızlık
çıkarken biraz iyileşmiş.