DUDAKLARIMDA DOLAŞAN TURNA
İmdat Demir
kışın zemherisinde vuran rüzgâr
içime eğri bir bıçak işler
karanlık sokaklarda uğuldayan tarih
kulaklarımda paslı bir zil
rumeli yokuşlarında ayak izlerin
kar tutmuş taşlarda sesin yankı
sınır boylarında üşüyen türkülerim
yakıcı bir rumeli türküsüdür gece
akordeon değil kırık bir ciğer
her esişinde sınırlar yer değiştirir
haritalar göğsümde erir susar
balkan rüzgârı saçlarını arar
tren istasyonlarında yetim bavullar titrer
peronlarda kalakalmış vedalar üşür
saçlarından eriyip dökülen yar
alnıma yapışan ince bir ayaz
dudaklarından sarkan yarım heceler
boğazımda düğümlenen sis olur
gözlerin köprülerden geçen kervan
gece boyunca göçer içimden
her adımda bir şehir sarsılır
şiiri eriten dokunası yalnızlığın
sobası sönmüş taşra odası gibi
duvarlarında esmer gölgeler uyur
radyoda kısılmış eski bir ağıt
kanepe köşesinde unutulmuş hırka
üzerinde kalmış başkasının kokusu
ben o kokuda kaybolan kulum
yalnızlık masaya konan üçüncü bardak
içeni gelmemiş soğuk çay gibi
sandalyeler eksik bir cümle kurar
boşluk kendi dilinde konuşur
perdeyi aralayan rüzgâr usul
içeri senin siluetini taşır
sesin göze görünmeyen sıcaklık olur
asılır boynuma geceden bir hece
gümüş bir muska gibi ağır
içinde saklı kırk yıllık sızı
her okunduğunda yeniden kanar
adın dudaklarımda dolaşan turna
kanadı sürtünürken kalbim kıvılcımlar saçar
geceyi boydan boya aydınlatır
rüzgar diner türkü susmaz içimde
zemheri çözülür ama iz kalır
balkanlardan kalan o ince çizik
her nefeste yeniden yankı bulur
ben yürürüm sınır taşları boyunca
boynumda sallanan o tek heceyle
adını taşıyan küçük bir türbe
rüzgar okur adını sessizce