Close

Popüler Yazılar

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

KENDİ HAYATINI OMUZLAYAN GÖÇEBE: İNSANIN CAM TABUTU

KENDİ HAYATINI OMUZLAYAN GÖÇEBE: İNSANIN CAM TABUTU

İmdat Demir —filozofkirpi

Gündelik olanın kıvrımlarına girip orada kendine yeni bir dil inşa eden, sıradanlığı en sert köşelerinden kırıp onu parıltılı bir cam gibi yeniden yontan, kelimelere nefes aldırmadan onları okuyucuya doğru dört nala koşturan bir sözcük fatihi Filozof Kirpi… O, kelimeleri ehlileştirmez; onlara kırbaç sallayan, ritimlerini bozan, seslerini yükselten, sonra yeniden susturan biridir. Okurunu sessiz bir vadide uyutmaz; aksine, düşüncenin kayalıklarına tırmandırır, kelimelerin çarpıştığı bir arenaya davet eder. “Sadece biyo—zamanımız bittiğinde ölmüyoruz,” derken bile cümlesini kanatlandırır, sözcüklerini gövdesiz bir şarkıya dönüştürür. Çünkü bilir ki ölüm, çoğu kez sandığımızdan daha sinsi, daha sessiz, daha gündelik anların içinden gelir. Tekrarlanan sabahlar, ezberlenmiş akşamlar, karanlık sokaklar, o hırıltılı ritimde eriyip gider. Kendi sokaklarımızda, kendi kalbimizin önünde bağır çağır oynayan çocukların sesi arasında, farkına bile varmadan tükeniriz. Ölüm, onun yazısında bir mezar taşının gölgesi değildir; bazen bir bakışın donukluğunda, bazen bir sabahın puslu nefesinde, bazen de bir akşamüstünün ağır kokusunda gizlenir. Kirpi, bu anların ağırlığını bir müzik gibi işler; ritimle örer, sessizlikle açar. Onun kalemi, kelimeyi sadece yazmaz, kırar ve yeniden inşa eder. Sessizlikle arası yoktur; o, sessizliği bile dillendirir, harflerle gövdesiz bir beden yaratır. Filozof Kirpi, yazının provokatörüdür; her cümlesi bir kışkırtmadır, her satırı bir meydan okuma. Onun yazdıkları okuru rahat bırakmaz; nefes aldırmaz, kelimeleri çoğaltır, anlamı çoğaltır, hayatı çoğaltır. Ve biz, fark etmeden, onun cümleleri arasında kendi ölümümüzle, kendi yaşamımızla, kendi sessizliğimizle karşılaşırız.

İşte Filozof Kirpi’nin “Sadece biyo—zamanımız bittiğinde ölmüyoruz.” izleği üzerinden kendi hayatını omuzlayan göçebe: insanın cam tabutu imgesine bakıyoruz; şeffaf, kırılgan, içi dolu bir suskunlukla çevrili o tabut, aslında bizim gündelik yaşamlarımızdır. Ölüm, sandığımız gibi yalnızca bir son değil, gündelik tekrarların paslı ritmi içinde, farkına varmadan yaşadığımız küçük kayboluşlardır. Aynı sabahların, aynı sokakların, aynı bakışların içinde, kalbimizin önünde bağır çağır oynayan çocukların sesinde sessizce tükeniriz. İnsan, kendi ağırlığını sırtlamış bir göçebe gibi, her adımda görünmez bir camın içinde yürür ne tam korunmuş ne de tamamen özgürdür. Kirpi’nin cümlesi, bu cam tabutun içindeki yankıyı işaret eder: ölüm bazen bir mezar taşının gölgesinde değil, bir bakışın donukluğunda, bir sabahın puslu nefesinde, bir akşamüstünün ağır kokusunda gizlenir. Ve biz, o kokunun içinde, belki kahkahalarımızla, belki suskunluklarımızla, farkına varmadan ufalanırız. Bu yüzden onun sözü, bir uyarı değil, bir ritimdir; yaşamın kırılganlığına dair bir müzikal akış, varoluşumuzun hem ontolojik hem de epistemolojik yarıklarını duyuran bir melodi. Kirpi’nin yazısı, bizi rahat bırakmaz; her kelimesiyle camın yüzeyini çizer, her cümlesiyle sessizliği parçalar, bize, ölümün en çok yaşarken geldiğini hatırlatır.

Ölüm, çoğu kez sandığımızdan daha sinsi, daha sessiz, daha gündelik anların içinden gelir. Aynı, birbirini ezber ve tekrar eden günlerin o hırıltılı ritmi içinde, kendi sokaklarımızda, kendi kalbimizin önünde bağır çağır oynayan çocukların sesiyle, hiç farkına varmadan ölüyoruz. Ölüm, sadece bir mezar taşının gölgesine sığmaz; bazen bir bakışın donukluğunda, bazen bir sabahın karanlığında, bazen de bir akşamüstünün kokusunda gelir ve bizi alır.

İnsan, sabahları uyanırken çoğu kez yaşadığını zanneder. Oysa her sabah, kendi tabutumuzu, ince ve görünmez bir ipin ucunda sürükleriz. Günler, bir cenaze kortejine dönüşür; biz, kendi cenazemizin başrolünde, yalnız bir figüran gibiyizdir. Oradan oraya, oradan oraya… Hep bir yerden bir yere taşırız kendimizi; hep aynı yollardan geçer, aynı sokaklardan yürür, aynı nefesi tekrarlarız. Ömrün bu içe kapanan döngüsü, bizi, fark etmeden birer yaşayan ölülere dönüştürür.

Bir de hayattaymış gibi rol yapmak vardır. Masanın başında oturan, kahvesini yudumlayan, kalabalığın arasında gülümseyen, işini yapan, konuşan, gülen ve hatta seven insan, çoğu zaman sadece bir rolün içindedir. Maskelerimiz, o kadar ustalıkla yüzümüze yapışmıştır ki, kendi derimizin bir parçası olmuş gibidirler. Bir selamın ardında kaç kırık umut, bir kahkahanın ardında kaç sessiz çığlık gizlidir? Gözlerimizin altındaki o yorgunluk, gülüşlerimizin altındaki o keder, yaşadığımızı sanırken aslında oynadığımız bir oyunun sahneleri değil midir?

İşte hayat, çoğu zaman bir tiyatrodur; ama seyircisi olmayan, alkışı olmayan, dekoru her gün aynı kalan bir tiyatro. Rolümüzü bizden başka kimse bilmez, hatta çoğu zaman biz bile unuturuz rolümüzün ne olduğunu. Yalnızca sürükleniriz, yalnızca devam ederiz. Bu devam ediş, çoğu kez bir yaşam değil, yavaşça çözülmekte olan bir varoluşun hüzünlü hikâyesidir.

Ve ölüm… Ölüm sadece bir son değildir; bazen bir başlangıcın suskunluğu, bazen bir hayalin kül olmasıdır. En zor ölümler, biyolojik olanlar değildir; bir fikrin, bir sevdanın, bir dostluğun, bir inancın öldüğü anlar vardır. O anlarda, içimizde bir şehir yıkılır, bir ırmak kurur, bir gökyüzü kararır. Ve biz, yıkıntılar arasında dolaşırken, başımızı dik tutmaya çalışırız. Ama biliriz ki, her kayıp, içimizde bir odanın kapısını sonsuza dek kapatır.

Sadece biyo—zamanımız bittiğinde ölmüyoruz… Biz, tekrarların tutsağı olduğumuzda, rutinlerin esiri olduğumuzda, kendimizi unuttuğumuzda, ölüyoruz. Bir fotoğrafın gülümseyen yüzünde, aslında çoktan kaybolmuş bir insanın gölgesi vardır. Her gün, biraz daha eksiliriz, biraz daha sessizleşiriz. Ve en kötüsü, buna alışırız. Alışmak, belki de en büyük ölümdür; çünkü alışan insan, hayret etmeyi, şaşırmayı, sevinmeyi unutur.

Bir çocuk, ilk defa gökyüzüne baktığında ne görür? Mavi bir boşluk mu, yoksa sonsuz bir mucize mi? O çocuk, büyüdüğünde gökyüzüne bakmayı bırakır. Çünkü alışmıştır. Çünkü mucize, ona sıradanlaşmıştır. Ölüm, işte tam da burada başlar: Hayretin bittiği, merakın sustuğu, kalbin taşlaştığı yerde. Ölüm, insanın kendini yitirdiği, bir başka deyişle kendine yabancılaştığı yerde başlar.

Peki ya hayatta kalmak? Belki de hayatta kalmak, kendini diri tutmanın bir başka adıdır. Öyleyse, hayat dediğimiz bu çemberi nasıl kıracağız? Önce kendi cenazemizin farkına varmalıyız. Taşıdığımız tabutun ağırlığını hissetmeliyiz. İçimizde ölmüş olan her şeyi tek tek bilmeliyiz: Yarım kalmış cümlelerimizi, kırılmış hayallerimizi, unuttuğumuz şarkılarımızı, terk ettiğimiz dostlarımızı, söylemediğimiz sözlerimizi. Çünkü insan, ancak ölülerini toprağa verdiğinde yenisine yer açabilir.

Ve rol yapmak… Hayattaymış gibi rol yapmak. Belki de insanın en büyük hüneridir bu. Oyun oynamak, sahnede kalmak, maskeyi düşürmeden devam etmek. Ama bazen, o maskeyi çıkarıp aynaya bakmak gerekir. Kendimizi tanımak, yeniden hatırlamak için. Çünkü en büyük cesaret, kalabalığın ortasında maskesiz kalabilmektir. Bir gülümsemenin ardındaki gözyaşını gösterebilmektir. Bir sessizliğin ardındaki çığlığı duyurabilmektir. İnsan, ancak çıplak hakikatiyle karşılaştığında yeniden doğar. Ve yeniden doğan, yeniden yaşar.

Öyleyse, ölüm sadece bir bitiş değil; bazen bir çağrı, bazen bir uyanıştır. İçimizde biriken ölüleri tek tek gömmek, bazen yaşamanın ilk şartıdır. Ölüm, bizi korkutmamalıdır; çünkü ölümün bilgisi, yaşamın bilgisidir. Her kayıp, bir kazancın kapısını aralar. Her veda, yeni bir merhaba için bir hazırlıktır. Ve belki de insan, en çok öldüğünde yaşar: Her kaybın ardından, her yıkımın ardından, her sessizliğin ardından yeniden filizlenir.

Oradan oraya, oradan oraya… Yürüdüğümüz her yol, bizi biraz daha kendimize götürür. Kimi zaman bir şehirde kayboluruz, kimi zaman bir cümlede, kimi zaman bir bakışta. Ama her kayboluş, bir buluşun habercisidir. İnsan, ancak kaybolduğunda bulur; ancak öldüğünde dirilir. Çünkü hayat, bir ileri bir geri, bir ölüm bir doğum, bir kayıp bir kazanımdır.

Ve belki de en önemlisi, hayattaymış gibi rol yapmak değil; gerçekten hayatta kalmak, diri kalmaktır. Diri kalmak, her sabah aynı gökyüzüne yeni gözlerle bakmak, her akşam aynı karanlığı yeni bir umutla selamlamaktır. Diri kalmak, alışkanlıkları kırmak, ezberleri bozmak, kendi sokaklarında yeniden çocuk olmaktır. Çünkü insan, yeniden çocuk olduğunda, yeniden hayret etmeyi öğrendiğinde, yeniden yaşar.

“Sadece biyo—zamanımız bittiğinde ölmüyoruz…” Biz, vazgeçtiğimizde, sustuğumuzda, sevinçlerimizi unuttuğumuzda, merakımızı kaybettiğimizde, ölüyoruz. Ve ölüm, işte tam da burada başlıyor: Sessiz, melodik, ama kaçınılmaz bir şarkının içinde. Ama unutmayalım, o şarkının notalarını biz yazıyoruz. İstersek, her notayı yeniden düzenleyebilir, melodiyi değiştirebiliriz. Çünkü insanın en büyük şansı, yeniden başlayabilme ihtimalidir.

Öyleyse, oradan oraya taşırken kendi tabutumuzu, ara sıra durup dinlenelim. İçimizdeki sesleri dinleyelim. Belki de o seslerden biri, bize yaşamın asıl melodisini fısıldayacaktır. Çünkü yaşam, her şeye rağmen, hâlâ fısıldar. Biz duymazsak susar, ama bir gün yine çağırır. Ve biz, hazır olduğumuzda, o çağrıyı duyar, yeniden ayağa kalkarız. İşte o an, ölüm yenilir, hayat başlar.

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir