YAZIYI SUSAN ATEŞ: KALP İLE YAZI YAZMAK, PARMAKLARLA SUSMAK
İmdat DEMİR
Kızım Belemir’e…
Kalbimden yükselen sözcükler, sessizliğin gölgesinde yürüyen dervişler gibidir. Her biri, sanki söylemeden söylenmek ister. Bir harf doğduğunda, onu ben doğurmam. O, İlâhî bir nefesin yankısıdır. Ve ben sadece o yankının yankısıyım. Kalem elimde değil, varlığımın ortasında dolaşan bir “Hal” olarak bendedir. Yazmak, artık sadece kelime dizmek değil; yazmak, İlâhî’nin rahmetinden süzülen bir nur ile yanmak, ama bu yanmayı kelimeyle değil hâl ile yaşatmaktır.
Hallâc-ı Mansûr’un “Enel Hak” diye haykırışı gibi, yazmak da bir haykırış değil midir? Ama bu haykırış, sesle değil, sükûtla olur. “Her şey O’dur” derken, bunu kelimelere yüklemek, o yükün altında kelimeleri ezmek olurdu. Hayır, ben yazarken “Her şey O’dur”u anlatmam; sadece oraya doğru, vuslatın kokusuyla yönelirim. Yazdıkça kelimeler değil, ben eksilirim. Satırlar çoğaldıkça, ben yok olurum. Ve yazı, artık bir nehir gibi akmaz; o, varlığın öz suyundan damlayan bir sessizliktir. Sûfî’nin dili yoktur; onun her cümlesi, dilin bittiği yerden başlar.
İbn Arabî, “Her şey O’dur ama sen O değilsin” derken, benliğin sınırını gösterir. Yazarken bu sınırı sürekli hissederim. Bir cümle, ne zaman “Benimdir” diye anılsa, rengini kaybeder. Çünkü benlik, yazının hakikatini bozar. Hallâc, “Ben Hakk’ım” dediğinde, o artık Hallâc değildir; o, benliğini aşkın yakan ve yok eden bir sevdadır. Yazı da böyle bir yoklukla var olur. Yazının benliğe yer verdiği anda, anlamı karanlıkta kaybolur. Ama nefs çekildiğinde, harfler birer kandil olur. O kandillerin ışığında ne yazan görünür ne yazı. Sadece O.
Her cümle bir aynadır. Fakat bu ayna, yazanı yansıtmaz. Yalnızca varlığın tek yüzünü gösterir. Bu yazı, ben’i taşımak için değil, ben’den kurtulmak içindir. Çünkü kelimeler ancak yoklukla var olur. Varlığın gölgesinde değil, özünde arınır. Ve yazı, kalpten gelen bir suskunlukla şekillenir. Söz değil, sükût; anlatmak değil, işaret etmek; ikna etmek değil, dokunmak ister.
Bazen, akşamın ter kokusunu hatırlarım: kokulu üzüm bağlarının arasından gelen serinlik, göğsüme yayılan bir hafiflik… O an kelime doğmaz, bir hâl oluşur. İşte bu hâl, İbn Arabî’nin “halka hakikatin gölgesi” dediği şeydir. Gölgeyle hakikatin arasındaki o ince sızıntıdır yazı. Her mısra bir sır taşır. Ama bu sır, kelimelerin anlamında değil, onların arkasındaki sessizliktedir. Ve ben, yazarken hep o sessizliğe kulak kesilirim.
Yazı, zihni değil kalbi çağırır. Yazı, felsefe sunmaz; hâl verir. O hâl ne açıklanabilir ne tarif edilebilir. O, yalnızca yaşanır. Bu nedenle bir cümle yazıldığında, asıl yazar kimdir, bilinmez. Çünkü İbn Arabî’ye göre, yazar, yazının faili değildir; yazı, İlâhî tecellinin bir suretidir. Yazılan her şey, varlığın bir tecellisidir. Yazarken ben yokum. Yazılanla yazan, yazanla okuyan birliğe erer. Her cümle, vahdetin bir zerresidir. Ayrım kalmaz.
Yazı bir seyirdir. Kalem, bu seyrin kamçısı değil; sadece tanığıdır. Yazarken yaşanan kırılmalar, tıpkı nefsin çökmesi gibidir. Bir gece, gözlerimi kapattım; içimde bir çöl gibi kuruyan yalnızlık vardı. Dudaklarımdan sadece şu cümle aktı: “Sustum, Hakk dilsiz bir aşk benim.” O an kelime doğmadı, kelime sustu. Ama suskunluğun içinden doğan o yazı, en yüksek haykırıştı. Çünkü Hallâc gibi haykırmak istemeyen bir kalp, sükûtla yanar. Ve bu yanış yazıya dönüşür. Kelimelerin köküne işlenmiş bir nazar olur.
Kelimeler, yara sarmıyorsa, yazı değildir. Bir gün yürürken ayağımın altındaki taş, geçmişin hatırasını fısıldadı. Taşın ıslaklığı, annemin gözyaşı, babamın vedası, kardeşimin gülüşü… Hepsi o taşın gövdesinde yankılandı. Ve yazı şöyle dedi bana: “Islakta kuruttum sessizliği.” Bir cümle değil, bir dua gibi indi içime. O taş, geçmişin kayıp seslerini bugüne taşıyan bir hafıza oldu. Ve yazı, artık sadece bir anı değil; zamanlar ötesi bir yankıdır.
İbn Arabî’nin “Ben yok oldum, varlıkta var oldum” sözü, yazının en hakiki tanımıdır. Çünkü yazmak, kendini yazmak değildir; kendini bırakmak, kendinden çıkmak, kendinde yok olup O’nda doğmaktır. Ve bu doğumda ne çocuk bellidir ne anne. Sadece bir doğuş hâli vardır. Yazı doğar ama yazan doğmaz. Çünkü yazar artık “ben” değildir. Yazı, benliği aşan bir ruhun varlıkla kurduğu kelimesiz bir muhabbetin adıdır.
Yazı, yüksek sesin değil, sessizliğin dilidir. Yüksek ses sırrı öldürür. Ama sessizlik, sırrı korur. Her harf, suskun bir sır gibi kalbin kıyısına dokunur. Her cümle, bir dergâh gibi açılır; giren, bendeki ben değildir artık. Gördüğüm ışık, dokunduğum gölge, dinlediğim sessizlik… Hepsi yazının parçası olur. Bir gece, mum ışığında bir harfin gölgesi düştü sayfaya. Ve şu cümle doğdu: “Mumun gölgesi mektup oldu karanlıkta.” Ne derin bir sadelik… Çünkü sadelik, Hakikat’in kılığıdır. Gösterişte değil, yoklukta parlar.
Hallâc-ı Mansûr’un aşkı, kendini feda eden bir sevdaydı. Yazı da böyledir: Yazan kendini feda eder. Ve yazı, yalnızca aşkla yazıldığında dirilir. Çünkü aşk, kelimenin içindeki en büyük sırdır. Kelimeler, ancak aşkın nefesiyle anlam bulur. Aşk olmadan yazmak, kuru bir bilgi olur. Ama aşk ile yazılan, bir dua olur. Ve dua değilse yazılan, yolunu kaybeder. Zikir değilse söylenen, göğe çıkmaz. Yazı, okundukça zikir hâline gelir. Her harf, Esma’nın yankısı olur. Bir “Vav” harfi gibi kıvrılır kalbime ve oradan doğar mana.
Yazı artık bir monolog değil; bir nefesin, bir dervişin, bir aşkın güncesidir. Her gün yeniden yazılır. Her gün yeniden susulur. Her gün, yeniden O’na işaret edilir. Çünkü yazı, artık bana ait değildir. O, bir Hakikat’in iz düşümüdür. Ve o iz, ne zaman silinse, ben yeniden yazmak zorundayım. Ama yazı, sadece el ile değil, kalp ile yazılır. Kalp ile yazı yazmak, parmaklarla susmak gibidir.
Ve nihayet, bu yazı beni kendime değil, Hakk’a doğru yeniden yazdı. Bir ben değil artık bu kalemin ardında duran. O’nun isimlerinden biri gibi süzülen bir sadelik, bir ayna, bir sükût kaldı geriye. Her satırda sadece bir şey diledim: “Bu söz, okuyanı bulsun diye doğsun.” Eğer bulmazsa, yazı yoktur. Ama bulursa… işte o zaman, yazı bir dua, bir zikir, bir aşk olur.