SİYASAL ÇARESİZLİK
İmdat Demir — Filozof Kirpi
ÖZET
Türkiye’nin yaşadığı kriz, yalnız ekonomik göstergelerle açıklanamayacak kadar derin bir siyasal tıkanmadır. Pahalılık, kira, işsizlik, borç ve geçim sıkıntısı krizin görünen yüzüdür; asıl yangın, çözüm üretmesi gereken siyasal aklın hem iktidar hem muhalefet cephesinde güven kaybetmesidir. İktidar uzun süreli yönetme alışkanlığı içinde hatasını göremez, eleştiriyi düşmanlık sayar, liyakat yerine sadakati koyar ve kurumları yorar hâle gelmiştir. Böylece çözüm merkezi olmaktan çıkıp krizin parçasına dönüşmüştür. Muhalefet ise iktidarın yorgunluğundan otomatik umut devşireceğini sanmakta, fakat kendi iç kavgaları, kadro belirsizliği, örgütsel dağınıklığı ve kurucu gelecek fikri üretememesi nedeniyle topluma güven verememektedir. Bu iki taraflı tıkanma, halkta ağır bir çaresizlik duygusu üretmektedir. İnsanlar yalnız yoksullaşmamakta; gelecek kurma ihtimalini, aidiyetini, öfkesini ve yurttaşlık cesaretini de kaybetmektedir. Gençler ülkeden gitmeyi, emekliler pazarda eksilmeyi, aileler çocuklarının geleceğini hesap defterine sıkıştırmayı öğrenmektedir. Metin, bu karanlık tablodan çıkışın yalnız seçimle veya lider değişimiyle mümkün olmayacağını savunur. Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir siyaset ahlâkıdır: hakikate saygı, liyakat, hukuk güvenliği, kamusal sorumluluk, katılımcı demokrasi ve toplumun yeniden özne hâline gelmesi. Çare duygusu yeniden kurulmadan hiçbir ekonomik iyileşme kalıcı olmayacaktır.

Krizin Görünen Yüzü, Ekonomi Değil, Siyasal Çürümedir
Türkiye’de insan artık krizi yalnız cebinde taşımıyor; yüzünde, yürüyüşünde, sofra başındaki sessizliğinde, çocuğuna bakarken gözünü kaçırmasında taşıyor. Market rafının önünde elini uzatıp geri çektiği peynirde, ay sonu gelmeden biten maaşta, ev sahibinin telefonunu görünce daralan göğüste, çocuğun okul masrafını hesaplarken içinden geçen o boğuk korkuda kriz kendini gösteriyor. Fakat bütün bunlar krizin yalnız görünen yüzüdür. Ekonomi burada hastalığın adı değil, belirtisidir. Ateş var, evet; ama ateşin çıktığı yer kasanın içi değil, siyasal bünyenin derin dokusudur. Türkiye’nin asıl krizi, pahalılık tablosuna sıkıştırılamayacak kadar ağırdır. Bu kriz, çözüm üretmesi gereken siyasal aklın hem iktidarda hem muhalefette güven kaybetmesidir.
Bir toplum yoksullaşabilir; tarih bunun örnekleriyle doludur. Savaşlar, salgınlar, büyük çöküşler, yanlış politikalar, küresel sarsıntılar toplumları zorlar. Fakat bir toplumun asıl kırıldığı yer, yoksulluğun kendisi değil, yoksulluğu aşacak iradeye olan inancını kaybettiği yerdir. Türkiye bugün tam da bu karanlık eşiğe gelmiştir. İnsanlar yalnız “geçinemiyoruz” demiyor; daha ağırını söylüyor: “Bunu kim düzeltecek?” İşte siyasal çaresizlik burada başlıyor. Çünkü yurttaş, iktidarın krizi çözeceğine inanmıyor; muhalefetin de bu krizin yerine daha sahici, daha adil, daha güvenilir bir düzen kuracağına tam olarak güvenemiyor. Çare duygusu iki taraftan da yaralanınca toplumun içindeki gelecek kası gevşiyor. İnsanlar yaşamak yerine idare etmeye başlıyor. İdare etmek, bir milletin kaderi hâline geldiğinde siyaset görevini kaybetmiş demektir.
Bugün ekonomik krizden söz eden herkes aslında farkında olmadan siyasal krizden söz ediyor. Çünkü fiyatların yükselmesi yalnız para politikasıyla, kurla, faizle, bütçeyle açıklanamaz. O fiyatların arkasında kurumların zayıflaması, hukukun öngörülebilirliğini yitirmesi, liyakatin yerini sadakatin alması, denetimin gevşemesi, kamusal aklın kişisel ikbal hesaplarına sıkışması vardır. Bir ülkede mahkeme kararına güven azaldığında, ihale düzenine kuşku büyüdüğünde, bürokraside ehliyet değil yakınlık konuşulduğunda, eğitim gelecek değil sınav yorgunluğu ürettiğinde, ekonomi de yalnız rakam olmaktan çıkar; ahlâkî ve siyasal bir enkaza dönüşür. Çünkü para dediğimiz şey, yalnız kâğıt ya da dijital kayıt değildir; güvenin dolaşıma girmiş biçimidir. Güven çökerse para da, piyasa da, emek de, söz de, gelecek de titrer.
Bu yüzden Türkiye’nin bugünkü krizini yalnız ekonomik göstergeler üzerinden okumak, duvardaki rutubeti boyayıp binanın temelindeki çatlağı görmezden gelmeye benzer. Sorun yalnız enflasyon değildir; sorun, enflasyonu düşüreceğine toplumun inandığı bir siyasal merkez kalmamasıdır. Sorun yalnız işsizlik değildir; sorun, gençlerin çalışarak haysiyetli bir hayat kurabileceklerine inanmamasıdır. Sorun yalnız kira değildir; sorun, barınmanın bile siyasal ve ahlâkî bir güven meselesine dönüşmesidir. Sorun yalnız gelir dağılımı değildir; sorun, adalet duygusunun gelirden önce yaralanmış olmasıdır. Ekonomi insanı yorar; adaletsizlik insanı içerden kırar.
Siyasal çaresizlik, bir ülkenin topluca “kimse bizi buradan çıkaramaz” duygusuna kapılmasıdır. Bu duygu yalnız muhaliflerin değil, iktidar destekçilerinin de içinde dolaşır. Çünkü hayat pahalılığı parti kimliği sormaz; kira artışı sandık tercihini dinlemez; çocuğun okul masrafı ideolojik rozet tanımaz. Kriz sofraya oturduğunda herkesin tabağına aynı sessizliği koyar. Fakat siyaset, bu sessizliği duyacak yerde ya inkâr eder ya bağırır ya suçu başkasına atar ya da kendi küçük çıkar hesaplarına gömülürse toplum kendini sahipsiz hisseder. Sahipsizlik, siyasetin ölüm kokusudur.
Türkiye bugün tam da böyle bir eşikte duruyor. İktidar, uzun süren yönetme pratiğinin içinde kendi hatalarını görme kabiliyetini büyük ölçüde yitirmiş görünüyor. Muhalefet ise bu yorgun iktidarın karşısına diri, tutarlı, güven veren, halkın gündelik acısına dokunan bir kurucu irade koymakta zorlanıyor. Böylece toplum iki duvar arasında sıkışıyor: Bir duvar iktidarın tükenmiş çözüm dili, diğer duvar muhalefetin dağınık ve çatışmalı görüntüsü. İki duvar arasında kalan insan, sonunda kendi içine çekiliyor. Siyasetten umudunu kesen insan, önce konuşmayı azaltır, sonra öfkesini küçültür, en sonunda da hayal kurmayı bırakır. Bir ülkenin en büyük felâketi budur: İnsanların yalnız paralarını değil, ihtimallerini de kaybetmesi.
Bu yazının derdi tam da bu karanlık noktaya bakmaktır. Türkiye’nin meselesi yalnız ekonomik kriz değildir; Türkiye’nin meselesi, krizi çözecek siyasal kudretin, ahlâkın, kurumsal ciddiyetin ve ortak gelecek fikrinin zedelenmesidir. Ekonomi vitrindeki yangındır; siyaset bodrumdaki çürümedir. Ve bodrum çürürse, en güzel vitrin bile bir gün kendi ağırlığıyla çöker.
İktidarın Çözücü Gücünü Kaybetmesi
Bir iktidarın en tehlikeli anı, hata yapması değildir; hatasını göremez hâle gelmesidir. Çünkü hata, siyasal hayatın tabiatında vardır. Devlet yönetmek kusursuzluk mesleği değildir; krizle karşılaşmak, yanlış karar almak, yanılmak, geri dönmek, düzeltmek, yeniden denemek siyasal aklın doğal yüküdür. Fakat iktidar kendi yanılma ihtimalini reddetmeye başladığında, yönetim yeteneği yerini savunma refleksine bırakır. O andan sonra siyaset çözüm üretmekten çok, kendi meşruiyetini korumaya çalışır. Türkiye’de bugün iktidarın temel açmazı burada düğümleniyor: sorunları çözmek için sahip olduğu araçların çoğunu yıllar içinde tüketmiş, kurumları yormuş, dili sertleştirmiş, toplumsal güveni aşındırmış, buna rağmen hâlâ kendini krizin dışındaki kurtarıcı özne gibi sunmak istemektedir. İşte siyasal çaresizliği büyüten ilk büyük damar budur.
Uzun süre iktidarda kalmanın tuhaf bir sarhoşluğu vardır. Başlangıçta iktidar kendisini milletin hizmetinde bir araç gibi görebilir; sonra yavaş yavaş kendisini milletin yerine koymaya başlar. Devletle parti, kamu ile kadro, hizmet ile sadakat, eleştiri ile düşmanlık arasındaki çizgiler silikleşir. Bir süre sonra eleştiren herkes hain, uyaran herkes nankör, itiraz eden herkes operasyon aparatı gibi görülmeye başlanır. Bu zihinsel daralma, iktidarın dünyayı doğru okuma kapasitesini çürütür. Çünkü iktidarlar yalnız muhaliflerini susturduklarında değil, kendi içlerindeki dürüst uyarı mekanizmalarını da felç ettiklerinde çözücü güçlerini kaybederler. Sarayın en sessiz odası, bazen ülkenin en büyük felâketinin hazırlandığı yerdir.
Bugün Türkiye’de iktidarın ekonomi, hukuk, eğitim, dış politika, tarım, kentleşme ve kamu yönetimi alanlarında yaşadığı tıkanmanın arkasında bu siyasal kapanma hâli vardır. Sorun yalnız yanlış faiz kararı, yanlış yatırım tercihi, yanlış atama, yanlış ihale, yanlış müfredat değildir. Sorun, yanlışın doğru gibi savunulmasını sağlayan kapalı iktidar iklimidir. Eğer bir ülkede siyasal merkez, kararlarının sonuçlarını dürüstçe ölçemiyorsa, başarısızlığı propaganda ile örtebileceğini sanıyorsa, sadakati liyakatin önüne koyuyorsa, hukuku güven üretmek yerine siyasal mücadele aracı gibi kullanıyorsa, orada ekonomik kriz teknik bir arıza olmaktan çıkar, yönetim krizine dönüşür. Çünkü ekonomi, hukukla, ahlâkla, kurumlarla, beklentiyle ve güvenle birlikte çalışır. Bunlardan biri kırıldığında masa sallanır; hepsi birden zayıfladığında masa devrilir.
İktidarın çözücü olmaktan çıkmasının bir başka sebebi de kendi başarı hikâyesine esir düşmesidir. Her iktidar bir anlatı kurar. “Biz geldik, şunu yaptık, bunu düzelttik, eski Türkiye şöyleydi, yeni Türkiye böyle oldu” cümleleri bir süre toplumsal karşılık bulabilir. Fakat hayat değişir. Yeni kuşaklar doğar, ihtiyaçlar farklılaşır, eski başarıların parıltısı bugünkü sorunları aydınlatmaya yetmez. Dün yol yapmak büyük hizmetti; bugün o yolun nereye çıktığı soruluyor. Dün hastane yapmak büyük başarıydı; bugün o hastanede hekimin, hastanın, randevunun, ilacın, sistemin nasıl işlediği soruluyor. Dün büyüme rakamları alkışlanıyordu; bugün büyümenin kimin sofrasına ekmek, kimin çocuğuna gelecek, kimin emeğine haysiyet getirdiği soruluyor. İktidar bu yeni sorulara eski cevaplarla karşılık verdiğinde, toplumun zihninde bir kopukluk oluşuyor. Eski zaferlerin gölgesinde bugünün çürüğü saklanamıyor.
Türkiye’de iktidarın dili de artık çözüm üretmekten çok yorgunluk yayıyor. Sürekli kutuplaştıran, sürekli suçlayan, sürekli dış düşman, iç düşman, faiz lobisi, medya komplosu, muhalefet sabotajı, küresel oyun gibi açıklamalara yaslanan siyaset dili, bir noktadan sonra toplumu ikna etmez; yalnız kendi tabanını diri tutmaya yarayan bir gürültü üretir. Gürültü kısa vadede işe yarayabilir; insanları saflaştırır, duyguları harekete geçirir, eleştiriyi bastırır, gerçeğin üstüne sis indirir. Fakat gürültü ekmek yapmaz. Gürültü kira ödemez. Gürültü çocuğa nitelikli eğitim vermez. Gürültü mahkemeye güven kazandırmaz. Gürültü gençleri ülkede tutmaz. Siyaset gürültüyle ayakta kalmaya çalıştıkça, toplumun derin yerinde daha büyük bir sessizlik birikir. O sessizlik, sandıktan önce vicdanda başlayan kopuştur.
İktidarların en büyük yanılgılarından biri, devleti yönetmeyi toplumun sabrını yönetmek sanmalarıdır. Oysa toplumun sabrı sonsuz değildir; hele adalet duygusu kırılmışsa sabır artık erdem değil, mecburiyet hâline gelir. İnsan mecbur kaldığı şeye sadık olmaz, yalnız katlanır. Türkiye’de geniş kitlelerin bugünkü hâli biraz budur. İnsanlar katlanıyor. Pahalılığa katlanıyor, adaletsizliğe katlanıyor, belirsizliğe katlanıyor, liyakatsizliğe katlanıyor, her gün değişen kurala, her gün sertleşen dile, her gün ağırlaşan hayata katlanıyor. Fakat katlanmak, rıza değildir. İktidar bunu yanlış okuduğunda kendi meşruiyet zeminini olduğundan sağlam sanır. Toplum bağırmıyorsa memnun değildir; bazen yalnız yorgundur.
Daha kötüsü, iktidar zamanla krizi çözen değil, krizin ritmini belirleyen bir aygıta dönüşür. Her yeni sorun, yeni bir kampanya diliyle karşılanır; her başarısızlık, başka bir suçluya devredilir; her toplumsal itiraz, güvenlik filtresinden geçirilir. Böylece siyaset, yurttaşın acısını duymak yerine onu yönetilebilir bir veri, yönlendirilebilir bir kitle, seçimden seçime hatırlanan bir kalabalık gibi görmeye başlar. Oysa devletin asli görevi, yurttaşın acısını istatistikle boğmak değil, o acının kökünü kurutmaktır. Bir anne çocuğuna beslenme çantası hazırlayamıyorsa, bir genç üniversite bitirdiği hâlde geleceğini bavulda arıyorsa, bir emekli pazarda çürük sebze seçiyorsa, bir memur borçtan başını kaldıramıyorsa, orada iktidarın başarı nutukları insan kulağında cam kırığı gibi ses çıkarır.
İktidarın çözücü gücünü kaybetmesi yalnız bugünün sorunu değildir; gelecek açısından daha ağır bir kırılma üretir. Çünkü kurumlar yıprandığında onları yeniden ayağa kaldırmak zaman ister. Hukuka güven kaybolduğunda onu yeniden tesis etmek birkaç kanun değişikliğiyle olmaz. Eğitimde kalite düştüğünde bunun bedeli bir kuşak boyunca ödenir. Tarım ihmâl edildiğinde toprak küser, köylü göçer, gıda güvenliği kırılır. Kentler rantla boğulduğunda deprem yalnız jeolojik değil, siyasal bir felâkete dönüşür. Devlet aklı daraldığında ülke yalnız bugünü değil, yarınını da ipotek eder. Bu yüzden iktidarın yorgunluğu kişisel ya da partisel bir mesele değildir; bütün ülkenin omuzlarına binen tarihsel bir ağırlıktır.
Türkiye’de siyasal çaresizliğin ilk büyük nedeni budur: iktidar artık kendi kurduğu düzenin sorunlarını çözebilecek tazelikten, ahlâkî cesaretten ve kurumsal esneklikten uzaklaşmıştır. Kendi hikâyesini tekrar ederek bugünün yarasını kapatmaya çalışmaktadır. Ama yara büyüktür. Üstelik yara artık yalnız ekonomide değil, dilde, hukukta, eğitimde, bürokraside, şehirde, sofrada, gençlerin bavulunda ve yaşlıların suskunluğundadır. İktidar bu suskunluğu duymadıkça, kendini hâlâ çözümün merkezi sanabilir; fakat toplumun derininde başka bir hüküm çoktan verilmiştir: Aynı akıl, aynı alışkanlık, aynı kibir ve aynı gürültüyle bu kriz çözülemez.
Muhalefetin Çare Olma Vasıflarını Yitirmesi
Bir ülkede iktidar yorulduğunda, toplumun gözü doğal olarak muhalefete döner. Çünkü muhalefet yalnız itiraz eden bir ses değildir; iktidarın tıkandığı yerde ülkeye başka bir yol göstermekle yükümlüdür. Muhalefet, siyasal hayatın yedek lastiği değildir; milletin önüne konmuş ikinci ihtimaldir. Fakat Türkiye’de bugün en ağır sorunlardan biri tam da burada ortaya çıkıyor: İktidar çözüm üretme kudretini kaybederken, muhalefet de bu kaybın karşısına güven veren, geniş toplum kesimlerini toparlayan, kurucu bir siyasal irade koymakta zorlanıyor. Böylece ülke, bir yanda yorulmuş iktidarın gürültüsüne, diğer yanda kendi içinde boğuşan muhalefetin dağınıklığına sıkışıyor. Siyasal çaresizlik dediğimiz karanlık duygu biraz da buradan doğuyor: Halk mevcut iktidardan umudunu kesiyor, ama muhalefete bakınca da içi rahatlamıyor.
Muhalefetin en büyük zaafı, iktidarın yanlışlarından otomatik olarak iktidar devşireceğini sanmasıdır. Oysa siyaset böyle işlemez. Bir iktidarın yıpranması, muhalefeti kendiliğinden güçlü kılmaz. Halk öfkelenebilir, yorulabilir, geçinemeyebilir, mevcut düzenden bıkabilir; fakat yine de önüne gelen alternatifi tartar. “Bunlar gelirse ne olur?” sorusu, bazen “Bunlar gitsin” arzusundan daha ağır basar. Türkiye’de muhalefet bu eşiği yeterince kavrayamadı. İktidarın hatalarını saymakla, ülke yönetme ehliyeti ispatlanmaz. Pahalılığı eleştirmek başka şeydir, pahalılığı düşürecek güvenilir kadro, yöntem ve siyasal ciddiyet göstermek başka şey. Hukuksuzluktan şikâyet etmek başka şeydir, hukuk devletini kendi parti içi işleyişinde bile titizlikle göstermek başka şey. Demokrasi demek başka şeydir, parti içinde demokrasiyi yaşatmak başka şey. Halk artık sözle davranış arasındaki mesafeyi koklayabiliyor. Siyasetçi parfüm sıksa da, çürümenin kokusu kumaştan sızıyor.
Muhalefetin yapısal problemi, çoğu zaman iktidara karşı ortaklaşabilmesi, fakat ülke kurma fikrinde ortaklaşamamasıdır. Bir araya gelişlerin çoğu negatif enerjiyle kuruluyor: “Bu iktidar gitmeli.” Doğru, gitmesi gerektiğini düşünen milyonlar var. Ama sonra? Asıl soru budur. Sonrası sisliyse, toplum ürker. Çünkü insan yalnız kötü olandan kaçmaz; gideceği yerin karanlığından da korkar. Muhalefet, Türkiye’ye açık, tutarlı, derin, inandırıcı bir gelecek fotoğrafı sunmakta zorlandıkça, iktidarın yorgunluğu bir umut dalgasına dönüşemiyor. Seçmen, öfkesiyle muhalefete yaklaşırken, güven duygusuyla geri çekiliyor. Bu geri çekilişin adı yalnız kararsızlık değildir; siyasal çaresizliğin toplumsal davranışa dönüşmüş hâlidir.
Parti içi kavgalar, liderlik gerilimleri, hizip hesapları, koltuk mücadelesi, adaylık savaşları, kişisel kırgınlıklar ve örgütsel hesaplaşmalar muhalefetin enerjisini yiyip bitiriyor. Ülke yanarken bazı muhalefet aktörlerinin hâlâ kendi küçük iktidar alanlarını koruma telaşında görünmesi, toplumda büyük bir güvensizlik üretiyor. İnsanlar pazarda yarım kilo kıyma alamazken, kiracılar ev sahibinin mesajından korkarken, gençler vize randevusu ararken, emekliler bankamatik önünde maaşını hesap ederken muhalefetin kendi içindeki sandalye savaşlarına kilitlenmesi affedilir bir görüntü değildir. Çünkü siyaset, kriz zamanında ciddiyet ister. Kriz zamanında küçük hesap yapan aktör, halkın gözünde küçülür. Hele bir de bu küçük hesaplar “demokrasi”, “özgürlük”, “halk iradesi” gibi büyük kelimelerin arkasına saklanıyorsa, orada yalnız siyasi zaaf değil, ahlâkî bir aşınma da vardır.
Muhalefetin bir başka çıkmazı, toplumun gündelik acısıyla yeterince derin temas kuramamasıdır. Türkiye’de milyonlarca insanın hayatı artık mikro hesaplarla geçiyor: Bugün pazardan ne alınacak, elektrik faturası nasıl ödenecek, çocuk dershaneye gönderilecek mi, hasta özel hastaneye mi gidecek, kira artışı nasıl karşılanacak, genç evlenebilecek mi, memur ay sonunu getirebilecek mi? Bu sorular politik nutukların içine sığmayacak kadar gerçek, ağır ve çıplaktır. Muhalefet bazen bu acıları duyuyor gibi yapıyor; fakat onları yeni bir devlet aklına, yeni bir ekonomik ahlâka, yeni bir toplumsal sözleşmeye dönüştürmekte zorlanıyor. Birkaç slogan, birkaç grup toplantısı cümlesi, birkaç sert çıkış, birkaç sosyal medya videosu, milletin içindeki derin güvensizliği dağıtmaya yetmiyor. İnsan artık alkışlanacak laf değil, yaslanacak ciddiyet arıyor.
Burada muhalefetin dil meselesi de önemlidir. Muhalefet çoğu zaman iktidarın kurduğu kavga dilinin içine hapsoluyor. İktidar bağırıyor, muhalefet de bağırarak cevap veriyor. İktidar kutuplaştırıyor, muhalefet bazen bu kutuplaşmanın tersinden benzer bir dil kuruyor. İktidar gündemi belirliyor, muhalefet o gündemin peşinden sürükleniyor. Böyle olunca muhalefet, ülkenin zihinsel iklimini değiştiremiyor; yalnız mevcut iklimde kendine yer açmaya çalışıyor. Oysa gerçek alternatif, yalnız iktidarın yanlışlarını teşhir eden değil, konuşma biçimini, siyaset ahlâkını, kamusal dili ve gelecek tahayyülünü değiştiren güçtür. Türkiye’de muhalefet henüz bu kurucu dili tam anlamıyla kuramadı. Çok konuşuyor, ama her konuşma toplumun kalbine inmiyor. Gürültü var, fakat güven az.
Muhalefetin kadro meselesi de siyasal çaresizliği derinleştiren başka bir noktadır. Bir ülkeyi yönetmek yalnız iyi niyetle olmaz. Kadro ister, bilgi ister, devlet tecrübesi ister, ekonomik akıl ister, hukuk ciddiyeti ister, kriz yönetimi ister, ahlâkî dayanıklılık ister. Toplum, muhalefetin yalnız “biz daha iyiyiz” demesini yeterli bulmuyor. Kimle daha iyi? Hangi programla daha iyi? Hangi kurumları nasıl onararak daha iyi? Merkez Bankası’ndan eğitime, tarımdan adalete, dış politikadan yerel yönetimlere kadar hangi kadrolarla, hangi takvimle, hangi fedakârlıkla daha iyi? Bu sorulara verilen cevaplar ya çok teknik kalıyor ya çok belirsiz ya da parti içi gerilimlerin gölgesinde kayboluyor. Seçmen, ülkenin enkazını devralacak ekibin kim olduğunu görmek istiyor. Çünkü enkaz büyükse, ustanın eli de görünür olmalıdır.
Daha acısı, muhalefet zaman zaman iktidarın eleştirdiği alışkanlıklarını kendi küçük ölçeğinde yeniden üretiyor. Dar kadroculuk, kişisel sadakat, delege mühendisliği, örgüt içi hesap, medya çevresiyle siyasal gerçekliği karıştırma, tabanın sesini vitrin törenine indirme, yerel güç odaklarıyla fazla içli dışlı olma gibi zaaflar, muhalefetin “yeni” olma iddiasını zedeliyor. Bir parti, kendi içinde adaleti kuramıyorsa, ülkede adaleti nasıl kuracağı sorusu haklı olarak sorulur. Kendi örgütünde liyakati işletemeyen, devlette liyakati nasıl işletecek? Kendi içinde farklı seslere tahammül edemeyen, ülkede özgürlüğü nasıl genişletecek? Kendi aday belirleme süreçlerinde şeffaf olamayan, kamu yönetiminde şeffaflığı nasıl sağlayacak? Halk bu çelişkileri görüyor. Belki akademik kavramlarla anlatmıyor, ama görüyor. Anadolu insanı bazen bir bakışta bütün siyaset teorisini cebinden çıkarır; adı üstünde, hayat pahalıysa sezgi bedava çalışır.
Muhalefetin çare olamama hâli, yalnız muhalefet partilerinin sorunu değildir; demokrasinin oksijenini de azaltır. Çünkü demokraside iktidarı sınırlayan şey yalnız hukuk değil, güçlü ve güvenilir muhalefet ihtimalidir. Muhalefet güçlü değilse, iktidar daha rahat hoyratlaşır. Muhalefet güven vermiyorsa, seçmen değişimden korkar. Muhalefet kendi iç enerjisini kavgada tüketiyorsa, toplumun itiraz enerjisi de dağılır. Sonunda iktidar şunu söyleme imkânı bulur: “Benden memnun değilsin ama karşımdakiler daha kötü.” Bu cümle, siyasal çaresizliğin en zehirli cümlesidir. Çünkü insanı iyiyi seçmeye değil, kötüler arasında daha az korktuğuna razı olmaya zorlar. Bir toplum sürekli “ehvenişer” siyasetine mahkûm edilirse, haysiyetli gelecek fikri zayıflar.
Türkiye’de muhalefetin önündeki tarihsel görev, iktidarın yanlışlarından beslenmek değil, ülkeye yeniden çare duygusu vermektir. Bunun için yalnız seçim kazanma hesabı yetmez. Daha derin bir ahlâk, daha berrak bir program, daha güvenilir kadro, daha sahici bir demokrasi pratiği, daha sade ama güçlü bir dil gerekir. Muhalefet, halkın karşısına kavga dosyalarıyla değil, ülke kurma ciddiyetiyle çıkmalıdır. Çünkü Türkiye artık yalnız “kim gitsin?” sorusuna cevap aramıyor; “kim toparlayacak?” sorusuna bakıyor. Bu soruya güvenilir cevap verilemediği sürece, iktidarın yorgunluğu muhalefetin zaferine dönüşmez. Aksine, ikisi birlikte aynı karanlık duyguyu büyütür: Çaresizlik.
Bugün Türkiye’nin siyasal sıkışmışlığı, iktidarın tükenmişliği kadar muhalefetin dağınıklığından da besleniyor. İktidar umudu tüketiyor, muhalefet umudu örgütleyemiyor. İktidar güven kaybediyor, muhalefet güveni yeterince toplayamıyor. İktidar eski hikâyesine sığınıyor, muhalefet yeni hikâyeyi kurmakta zorlanıyor. Bu tablo, toplumun ruhuna ağır bir taş gibi oturuyor. İnsanlar yalnız öfkeli değil, şaşkın; yalnız yoksul değil, yönsüz; yalnız itirazcı değil, bitkin. Ve belki de en ağır gerçek şudur: Muhalefet, siyasal çaresizliği aşacak kapı olması gerekirken, bugün çoğu zaman o çaresizliğin ikinci duvarı gibi algılanıyor. Bu duvar yıkılmadan Türkiye nefes alamaz.
Toplumun Ruh Hâli: Yoksulluktan Daha Ağır Olan Umutsuzluk
Türkiye’de krizin en ağır tarafı artık rakamlarda değil, insanların yüzünde okunuyor. Bir ülkenin yüzü değişir mi? Değişir. Önce bakışlar kısalır, sonra cümleler fakirleşir, sonra kahkahalar seyrelir. İnsanlar eskiden gelecekten söz ederken şimdi ay sonundan söz ediyor. Eskiden çocuklarının hangi okulda okuyacağını, hangi mesleği seçeceğini, nasıl bir hayat kuracağını konuşan aileler, şimdi servis ücretini, beslenme çantasını, kira artışını, faturayı, kredi kartının asgarî ödemesini hesaplıyor. Hayat, büyük hayallerden küçük hesaplara çekilmiş durumda. Bu yalnız ekonomik daralma değildir. Bu, toplumsal tahayyülün daralmasıdır. İnsan yalnız parasını kaybetmez, bazen ihtimal duygusunu da kaybeder. Türkiye’de bugün milyonlarca insanın içinden geçen en ağır cümle budur: “Bu böyle mi gidecek?”
Siyasal çaresizlik, topluma önce yorgunluk olarak yayılır. İnsan sabah kalkar, işe gider, çalışır, eve döner, yine yetiremez. Emekli pazarda fiyatlara bakar, elini uzatır, sonra başka tezgâha geçer. Genç üniversiteyi bitirir, diploma duvara asılır ama hayatın kapısı açılmaz. Memur maaşını alır, daha bankamatikten çıkmadan borçlar parayı yutar. Esnaf dükkânı açar, siftahı beklerken elektrik faturasını düşünür. Öğretmen sınıfa girer, çocukların gözündeki yoksulluğu görür, ama müfredat ona başka şey anlatmasını söyler. Anne çocuğuna “alamayız” demeyi öğrenir, baba susmayı erkeklik sanır. İşte kriz burada artık ekonomi olmaktan çıkar, ruh hâline dönüşür. Bir ülke yalnız fakirleşmez, bazen içinden içe mahcup olur.
Bu mahcubiyet çok tehlikelidir. Çünkü yoksulluk görülebilir, tartışılabilir, ölçülebilir; ama mahcubiyet insanın içine saklanır. Sofrada azalan yemek yalnız mideyi değil, onuru da incitir. Çocuğunun istediği kitabı alamayan baba, bunu istatistik tablosunda açıklayamaz. Pazardan dönerken poşetinin hafifliğini saklamaya çalışan anne, bunu siyasî nutukla teselli edemez. Arkadaşları yurt dışına giden genç, kendi ülkesinde kalmayı sadakat değil mecburiyet gibi hissetmeye başladığında, orada devlet ile yurttaş arasındaki görünmez bağ gevşer. Bu bağ gevşedi mi, memleket dediğimiz şey haritadan ibaret kalır. Harita durur, bayrak durur, binalar durur, kurum adları durur; ama insanın içindeki aidiyet su kaybeder. Bir toplumun en sessiz kuraklığı budur.
Bugün Türkiye’de çok insanın öfkesi bile eskisi kadar diri değil. Bu ilk bakışta garip görünür. Kriz büyürken öfkenin de büyümesi beklenir. Fakat uzun süren krizlerde öfke de yorulur. İnsan sürekli kızamaz. Sürekli kızmak için bile enerji gerekir. Önce bağırır, sonra tartışır, sonra sosyal medyada yazar, sonra yakınır, sonra susar. Sonunda kendine küçük bir hayatta kalma alanı kurar. “Bana dokunmasınlar, çocuğum zarar görmesin, işimi kaybetmeyeyim, kirayı ödeyeyim, başımı belâya sokmayayım” der. Bu cümleler bireysel akıl gibi görünür, ama toplumsal çözülmenin işaretidir. Çünkü yurttaşlık cesaret ister. Çaresizlik ise insanı yurttaş olmaktan çıkarıp yalnız geçinmeye çalışan bir canlıya indirger. Bu indirgeme siyasetin en büyük yenilgisidir.
Kahvehanelerde, iş yerlerinde, otobüs duraklarında, aile sofralarında, okul kapılarında konuşulan şeyler bunu gösteriyor. İnsanlar şikâyet ediyor, ama şikâyet çoğu zaman örgütlü bir talebe dönüşmüyor. “Ne olacak bu memleketin hâli?” cümlesi hâlâ dolaşımda, fakat arkasından gelen cevap zayıf. Eskiden bu cümlenin içinde öfke, umut, inat, kavga, program, siyasal tutum bulunurdu. Şimdi çoğu zaman bitkin bir omuz silkme var. “Hiçbir şey olmaz” diyenlerin sayısı arttıkça siyaset alanı daralıyor. Çünkü “hiçbir şey olmaz” cümlesi, enflasyondan daha sinsi bir toplumsal zehirdir. Enflasyon alım gücünü düşürür, bu cümle ise eylem gücünü düşürür. İnsan bir kez hiçbir şeyin değişmeyeceğine inanırsa, haksızlığa karşı duyduğu öfkeyi bile saklamaya başlar.
Gençlerdeki ruh hâli daha keskin. Türkiye’nin gençleri artık yalnız iş istemiyor, nefes istiyor. Sadece maaş değil, öngörülebilir hayat istiyor. Sadece diploma değil, emeğinin karşılığını görmek istiyor. Sadece özgürlük kelimesi değil, kendi hayatına müdahale edilmeyen bir alan istiyor. Birçok genç için ülke, artık “burada nasıl iyi yaşarım?” sorusundan çok “buradan nasıl çıkarım?” sorusuyla anılıyor. Bu, yalnız beyin göçü değildir; bu, umut göçüdür. İnsan gitmeden de içinden göçebilir. Bedeni burada kalır, zihni başka bir ülkede ev aramaya başlar. Bir toplum gençlerinin zihinsel bavul hazırlamasını normalleştirirse, geleceğini sessizce ihraç ediyor demektir.
Emeklilerin hâli ise başka bir kırgınlık taşıyor. Bir ömür çalışmış insanın yaşlılığında pazarlık yaparak yaşaması, yalnız ekonomik haksızlık değil, ahlâkî bir ayıptır. Emekli dediğimiz insan, toplumun hafızasıdır. O hafıza bugün kuyrukta bekliyor, banka promosyonu hesaplıyor, torununa harçlık verememenin ezikliğini taşıyor. Bir ülke yaşlısına haysiyetli bir hayat sunamıyorsa, kendi geçmişine saygısını kaybetmiş demektir. Çocuk ve yaşlı, bir toplumun iki aynasıdır. Çocuk geleceği gösterir, yaşlı geçmişi. Türkiye bugün bu iki aynaya da rahat bakamıyor. Çocukların defteri pahalı, yaşlıların sofrası eksik. Bu manzara siyasetin bütün süslü cümlelerinden daha gerçek, daha çıplak, daha ağırdır.
Orta sınıf denen geniş kesim de büyük bir erime yaşıyor. Bir zamanlar eğitimle, meslekle, düzenli gelirle, biraz tasarrufla, biraz planla hayatını kurabileceğini düşünen insanlar şimdi sürekli aşağı düşme korkusuyla yaşıyor. Ev almak hayal, araba almak lüks, tatil yapmak suçluluk duygusu, çocuk okutmak ağır yük, sağlık hizmetine erişmek kaygı, kültürel hayat ise giderek daralan bir imkân hâline geliyor. Orta sınıf eridikçe toplumun denge duygusu da erir. Çünkü orta sınıf yalnız gelir grubu değildir; toplumsal istikrarın, eğitim beklentisinin, hukuk talebinin, kamusal nezaketin taşıyıcı kolonlarından biridir. O kolon çatladığında ülkenin sesi de değişir. Daha hırçın, daha kırılgan, daha kıskanç, daha savunmacı bir toplum ortaya çıkar.
Bu ruh hâlinin siyasal sonucu şudur: İnsanlar artık yalnız temsil edilmek istemiyor, anlaşılmak istiyor. Temsil edilmek sandıkla ilgilidir; anlaşılmak hayatla. Bir siyasetçi kürsüden “milletimiz” dediğinde, o kelimenin içine gerçekten emeklinin poşeti, gencin bavulu, annenin hesap defteri, babanın suskunluğu, öğretmenin yorgunluğu, çiftçinin kuruyan toprağı, kiracının korkusu giriyor mu? Girmiyorsa o kelime boşalır. Siyaset, halkı yalnız oy deposu gibi görmeye başladığında dilini kaybeder. Halk da siyaseti yalnız kavga sahnesi gibi görmeye başladığında umudunu kaybeder. Bugün Türkiye’de yaşanan tam olarak bu karşılıklı kayıptır: Siyaset halkın acısını temsil edemiyor, halk da siyasetin kendisini kurtaracağına inanamıyor.
Umutsuzluğun bir başka belirtisi, insanların ahlâkî ölçülerinin gevşemesidir. Çaresizlik uzadıkça insanlar “herkes yapıyor” demeye başlar. Torpil normalleşir, vergi kaçırma beceri sanılır, kamusal mal sahipsiz görülür, yalan gündelik savunma tekniğine dönüşür, güç karşısında eğilmek akıllılık diye pazarlanır. Bu, doğrudan yoksullukla açıklanamaz. Bu, siyasal çaresizliğin ahlâkî metabolizmayı bozmasıdır. İnsan adaletin işlemediğine inanırsa kendi küçük adaletsizliğini meşrulaştırır. “Ben yapmazsam başkası yapacak” cümlesi bir toplumun içten içe çürüme sesidir. Bu yüzden siyasal kriz yalnız yönetim krizi değildir; karakter krizidir, güven krizidir, birlikte yaşama terbiyesinin aşınmasıdır.
Yine de toplum tamamen ölmüş değildir. Türkiye insanı hâlâ dayanıklıdır, hâlâ mizah üretir, hâlâ komşusuna koşar, hâlâ çocuğu için gecesini gündüzüne katar, hâlâ haksızlığa içinde bir yerde kızar. Fakat bu dayanıklılığın sonsuz sanılması büyük bir siyasal körlüktür. Her toplumun bir taşıma kapasitesi vardır. Sürekli fedakârlık isteyen ama karşılığında adalet vermeyen düzenler, sonunda insanın içindeki sadakati kemirir. Halktan sabır istenir, ama sabrın da bir ahlâkî zemini vardır. Eğer sabır, adalet beklentisiyle değil mecburiyetle yaşanıyorsa, artık erdem değil, sıkışmışlık hâlidir. Türkiye’de bugün milyonların sabrı böyle bir sıkışmışlık kokusu taşıyor.
Siyasal çaresizlik, toplumun yalnız bugününü değil, yarın kurma kudretini de yaralıyor. Çünkü gelecek önce zihinde kurulur. İnsan “olabilir” demeden hiçbir şey olmaz. Ev kurulmaz, iş kurulmaz, okul seçilmez, çocuk yapılmaz, yatırım yapılmaz, fikir büyümez, hareket doğmaz. Bugün Türkiye’nin en büyük kaybı, bu “olabilir” duygusunun zayıflamasıdır. İktidar güven vermiyor, muhalefet yeterince toparlayamıyor, kurumlar yıpranmış, ekonomi sıkışmış, hukuk tartışmalı, eğitim yorucu, gençler huzursuz, yaşlılar kırgın. Bu tablo içinde insanın içindeki ihtimal kandili titriyor. Sönmedi, ama titriyor. İşte bütün mesele o kandilin sönmemesidir.
Türkiye’nin ruh hâlini anlamadan siyasal çaresizliği anlamak mümkün değildir. Çünkü kriz yalnız Ankara’da, parti genel merkezlerinde, bakanlık koridorlarında, televizyon ekranlarında yaşanmıyor. Kriz evin mutfağında yaşanıyor. Çocuk odasında, pazar filesinde, banka uygulamasında, okul kantininde, otobüs durağında, hastane randevusunda, kiralık ev ilanında, babanın gece uykusunda yaşanıyor. Ve bütün bu küçük yerlerde biriken duygu şudur: “Bizi kim duyacak?” Bu soru cevapsız kaldıkça Türkiye’nin krizi derinleşir. Çünkü bazen bir toplumun en büyük felâketi aç kalması değil, sesinin karşılıksız kalmasıdır.
Siyasal Çaresizlikten Çıkışın İlk Şartı, Yeni Bir Siyaset Ahlâkıdır
Türkiye’nin siyasal çaresizliği, yalnız iktidar değişimiyle çözülecek kadar basit bir mesele değildir. Bunu böyle söylemek gerekir. Çünkü bir ülkede siyasal kriz çok derinleştiğinde, sorun yalnız koltukta oturan kişinin, partinin, ittifakın, kadronun değişmesi olmaktan çıkar. Elbette iktidarlar değişebilir, değişmelidir, sandık demokratik hayatın en temel imkânıdır. Fakat sandık, kendi başına ahlâk üretmez. Sandık, kötü yönetimi gönderebilir; ama iyi yönetimi otomatik olarak doğurmaz. Sandık, hesap sorabilir; ama hesap verme kültürünü kendiliğinden kurmaz. Sandık, kapıyı açar; içeriye neyin gireceğine siyasal ahlâk karar verir. Türkiye’nin ihtiyacı da tam burada düğümleniyor: Yeni bir isimden, yeni bir logodan, yeni bir ittifak matematiğinden önce, yeni bir siyaset ahlâkına ihtiyaç var.
Bu ahlâkın ilk şartı, hakikate saygıdır. Çok basit görünüyor, ama Türkiye’de siyaset uzun zamandır hakikati eğip bükme sanatı gibi işliyor. Rakamlar makyajlanıyor, krizler küçültülüyor, başarısızlıklar dış güçlere havale ediliyor, yoksulluk istatistik cümlelerinin arkasına saklanıyor, hukukî sorunlar teknik ayrıntı diye geçiştiriliyor, parti içi kavgalar “demokrasi şöleni” diye sunuluyor. Oysa milletin hissettiği acıyı laf cambazlığıyla yok edemezsiniz. Bir evde tencere kaynamıyorsa, orada büyüme oranı nutku boğazdan geçmez. Bir genç geleceğini başka ülkelerde arıyorsa, orada hamaset artık paslı bir tenekedir. Bir emekli pazarda elma seçerken fiyatına değil, ezikliğine bakıyorsa, orada siyasetçinin süslü cümlesi insanın kulağını tırmalar. Yeni siyaset ahlâkı önce şunu söyleyebilmelidir: “Evet, sorun büyük. Evet, hata yaptık. Evet, bu ülkenin insanı çok yoruldu.”
Türkiye’de siyaset uzun süredir itiraf ahlâkını kaybetti. Herkes haklı, herkes mağdur, herkes temiz, herkes memleketi kurtarıyor, herkes millet için çalışıyor. Ne güzel dünya. Ama sokakta yürüyen insan bu masala artık gülmüyor bile. Çünkü hayat, siyasetçinin kurduğu cümleden daha dürüsttür. Hayat yalanı hemen ele verir. Kira yalan dinlemez, fatura propaganda okumaz, çocuk defteri sloganla dolmaz. Bu yüzden siyasal çaresizlikten çıkışın ilk adımı, gerçeği olduğu gibi söyleyen bir dil kurmaktır. Sert, çıplak, dürüst bir dil. Ne iktidarın inkâr dili ne muhalefetin kolaycı öfke dili. Türkiye’ye artık hakikati süsleyen değil, hakikatin yükünü taşıyan siyaset gerekir.
İkinci şart, liyakatin yeniden kurulmasıdır. Türkiye’nin birçok sorunu kötü niyetten önce ehliyetsizlikten büyüyor. Yanlış insan yanlış yerde duruyor, doğru insan kapıda bekletiliyor, iş bilen değil, ilişki bilen yükseliyor. Bu yalnız bürokratik bir problem değildir; ahlâkî bir cinayettir. Çünkü liyakatsiz atama, yalnız bir makamı kirletmez; o makamın hizmet edeceği milyonlarca insanın hakkını çalar. Hastanede yanlış yönetim hastayı, okulda yanlış yönetim çocuğu, belediyede yanlış yönetim şehri, mahkemede yanlış yönetim adaleti, ekonomide yanlış yönetim bütün ülkenin sofrasını yaralar. Liyakat dediğimiz şey, diplomaların soğuk toplamı değildir. Liyakat, işi ehline vermenin toplumsal merhametidir. Çünkü ehil olmayan insanın koltuğa oturması, halkın sırtına görünmez vergi bindirir.
Yeni siyaset ahlâkı, sadakat ile ehliyeti birbirinden ayırmalıdır. Bir insanın partiye sadık olması, devlete yararlı olacağı anlamına gelmez. Birinin lidere yakın olması, kamuya hizmet edeceğini göstermez. Birinin yıllarca aynı kadronun içinde bulunması, akıl sahibi olduğunu ispatlamaz. Türkiye’de çok koltuk, insanı büyütmedi; insanın içindeki küçüklüğü görünür kıldı. Bu yüzden yeni bir siyasal düzen, “bizden olsun” hastalığını terk etmeden kurulamaz. “İşini bilen, namuslu, ölçülü, denetlenebilir ve hesap verebilir insan” merkeze alınmadıkça devlet yeniden ayağa kalkmaz. Devlet, akraba sofrası değildir. Devlet, milletin ortak emanetidir.
Üçüncü şart, hukuk güvenliğidir. Hukuk güvenliği olmadan ekonomi düzelmez, toplum sakinleşmez, gençler ülkede kalmaz, yatırım gelmez, yurttaş kendini güvende hissetmez. Hukuk, iktidarın elindeki sopa değil, yurttaşın sırtındaki zırh olmalıdır. Mahkeme kapısından içeri giren insan, kimliğine, partisine, inancına, gücüne, zenginliğine, çevresine göre değil, hakkına göre muamele göreceğine inanmalıdır. Bu inanç kırıldığında, toplumda herkes kendi küçük güvenlik alanını kurmaya çalışır. Torpil arar, tanıdık arar, güç arar, cemaat arar, klik arar, parti arar. Hukuk çekilince, araya aracılar girer. Aracıların çoğaldığı yerde adalet ölür, sistem pazarlığa açılır.
Hukuk güvenliği aynı zamanda muhalefetin de sınavıdır. İktidardayken hukuku bükene itiraz edip, kendi içinde hukuku, şeffaflığı ve adaleti işletmeyen muhalefet güven veremez. Demokrasi yalnız miting meydanında savunulmaz; aday belirlerken, parti içi seçim yaparken, itiraz eden üyeye davranırken, belediye kaynaklarını kullanırken, eleştiriye tahammül ederken savunulur. Bir siyasal yapı kendi içinde adalet kuramıyorsa, ülke için adalet vaadi havada kalır. Türkiye artık bu ucuzluğu kaldıracak hâlde değildir. Halkın zekâsını hafife alan herkes, sonunda kendi küçük aynasında boğulur.
Dördüncü şart, siyasetin yeniden kamusal sorumluluk olarak kavranmasıdır. Türkiye’de siyaset büyük ölçüde kariyer, güç, statü, yakın çevreye imkân, koruma kalkanı ve medya görünürlüğü alanına dönüştü. Bu yüzden siyasetçi tipi de bozuldu. Memleket meselesi konuşurken bile gözünün ucuyla koltuğa bakan insanlardan ülke kurucu irade çıkmaz. Siyaset, kişisel yükselme merdiveni değil, kamusal yük taşıma işidir. Bunu unutan her kadro, hangi ideolojiden gelirse gelsin, sonunda aynı çürümüş sınıfa dahil olur. Sağcısı da, solcusu da, muhafazakârı da, milliyetçisi de, liberal geçineni de aynı bataklıkta birbirine benzer. Farklı slogan, aynı iştah. Farklı rozet, aynı koltuk kokusu.
Yeni siyaset ahlâkı, makamı ganimet değil, emanet olarak gören bir insan tipi üretmek zorundadır. Bu kolay değildir. Çünkü Türkiye’de siyaset uzun zamandır insanı terbiye etmiyor, iştahlandırıyor. Az konuşan, çok çalışan, gösterişten kaçan, hesap veren, hata yapınca özür dileyen, görev süresini sınırlı gören, çevresini zenginleştirmeyen, eleştirenden korkmayan siyasetçi tipi neredeyse romantik bir figür gibi algılanıyor. Oysa normal olan budur. Anormal olan, siyasetten zenginleşmeyi başarı saymaktır. Anormal olan, makamı aile mülküne çevirmektir. Anormal olan, devleti kendi taraftarına dağıtılacak nimet deposu gibi görmektir. Türkiye bu anormalliğe fazla alıştı. Alışmak, çürümenin en sinsi biçimidir.
Beşinci şart, toplumun yeniden özne hâline gelmesidir. Siyasal çaresizlik, halkı seyirciye çevirir. İnsanlar ekran başında kavga izler, sosyal medyada öfkelenir, seçim günü oy verir, sonra yine beklemeye çekilir. Bu pasif yurttaşlık modeli Türkiye’yi kurtarmaz. Halk yalnız sandıkta hatırlanan bir kitle olmamalıdır. Mahallede, belediyede, okulda, sendikada, meslek örgütünde, kooperatifte, üniversitede, yerel meclislerde, dijital katılım alanlarında söz sahibi olmalıdır. Katılımcı demokrasi, süslü bir kavram değil, siyasal çaresizliğin panzehirlerinden biridir. Çünkü insan karar sürecine katıldığında yalnız şikâyet eden değil, sorumluluk alan varlığa dönüşür. Sorumluluk alan toplum daha zor kandırılır.
Ama burada da dikkatli olmak gerekir. Katılım lafla olmaz. Türkiye’de çok şeyin adı vardır, kendisi yoktur. İstişare denir, karar çoktan verilmiştir. Halk toplantısı denir, kürsü önceden kurulmuştur. Çalıştay denir, rapor raf için yazılmıştır. Gençlik katılımı denir, gençler dekor yapılmıştır. Kadın temsili denir, erkek aklı arkadan yönetir. Yerel demokrasi denir, belediye başkanının iki dudağı her şeyi belirler. Yeni siyaset ahlâkı bu sahte katılım tiyatrosunu parçalamalıdır. İnsanları dinlemek, onlara konuşma süresi vermek değildir; onların sözünün karara değmesini sağlamaktır. Söz karara değmiyorsa, toplantı yalnız medeni görünümlü oyalamadır.
Altıncı şart, muhalefetin kendi içinden başlayarak yenilenmesidir. Çünkü Türkiye’de siyasal çaresizlikten çıkış için iktidarın değişmesi kadar muhalefetin değişmesi de gerekir. Muhalefet, iktidarın yorgunluğundan medet uman tembel bir bekleyişi terk etmelidir. Ülke kurma ciddiyetini, kadro ahlâkını, program berraklığını, örgüt içi demokrasiyi ve kamusal güveni yeniden inşa etmelidir. Halk artık “biz gelirsek düzelir” cümlesini yeterli bulmuyor. Kim gelecek? Nasıl düzeltecek? Hangi takvimle? Hangi bedeli üstlenecek? Hangi imtiyazlardan vazgeçecek? Hangi çıkar gruplarına hayır diyecek? Hangi kadroları tasfiye edecek? Hangi kurumları ayağa kaldıracak? Bu sorulara açık cevap verilmeden çare duygusu doğmaz.
Türkiye’nin siyasal çaresizliği, biraz da büyük kelimelerin kirlenmesinden kaynaklanıyor. Demokrasi dendi, içi boşaltıldı. Adalet dendi, dosyalar bekledi. Reform dendi, alışkanlıklar değişmedi. Millî irade dendi, toplumun yarısı yok sayıldı. Özgürlük dendi, eleştiren korktu. Kalkınma dendi, şehirler betona boğuldu. Yerli ve millî dendi, memleketin çocukları yabancı ülke hayali kurdu. Sosyal devlet dendi, yoksul yardım kuyruğunda fotoğrafa dönüştü. Bu kelimelerin yeniden temizlenmesi gerekir. Çünkü kirlenmiş kelimelerle temiz siyaset kurulamaz. Dil bozulunca akıl bozulur, akıl bozulunca kurum bozulur, kurum bozulunca hayat bozulur. Türkiye’nin ihtiyacı biraz da zihinsel abdesttir; önce kelimelerin yüzünü yıkamak gerekir.
Yeni siyaset ahlâkı, ekonomiyi de yalnız büyüme ve gösterge meselesi olarak değil, haysiyet meselesi olarak okumalıdır. İnsan çalıştığında geçinebilmeli, emekli olduğunda utanmadan yaşayabilmeli, genç olduğunda gelecek kurabilmeli, çocuk olduğunda iyi beslenebilmeli, kadın olduğunda güvende olabilmeli, çiftçi olduğunda toprağı terk etmek zorunda kalmamalı, esnaf olduğunda borçtan boğulmamalıdır. Ekonomi dediğimiz şey, en sonunda insanın hayatına değmiyorsa, yalnız güçlülerin rakam oyunudur. Yeni siyaset ahlâkı, “büyüdük” demeden önce şunu sormalıdır: Kim büyüdü? Kimin sofrası büyüdü? Kimin emeği değerlendi? Kimin çocuğu daha iyi beslendi? Kimin evi daha güvenli oldu? Kimin sesi daha çok duyuldu?
Bu yüzden siyasal çaresizlikten çıkış, romantik bir umut çağrısıyla değil, ağır bir yüzleşmeyle başlayacaktır. Türkiye, hem iktidarın tükenmiş çözüm dilini hem muhalefetin dağınık alternatif üretme krizini aynı anda masaya yatırmak zorundadır. Bu memleketin insanına sürekli sabır tavsiye edenler önce kendi imtiyazlarını masaya koymalıdır. Halktan fedakârlık isteyenler önce kendi lükslerinden vazgeçmelidir. Hukuk diyenler önce kendi çevresindeki hukuksuzluğu temizlemelidir. Demokrasi diyenler önce kendi partisinde demokrasiyi işletmelidir. Liyakat diyenler önce kendi yakınlarını değil, ehil insanları göreve getirmelidir. Ahlâk, başkasına verilen vaaz değil, insanın kendi çıkarına karşı koyduğu anda başlar.
Türkiye hâlâ bütünüyle çaresiz değildir. Bunu söylemek gerekir. Çünkü çaresizlik duygusu gerçek olsa da kader değildir. Bu ülkede hâlâ çalışan, düşünen, direnen, namusuyla iş yapan, çocuğu için çabalayan, toprağını terk etmeyen, öğrencisini önemseyen, hastasına bakan, komşusuna koşan, haksızlığa içinden kızan milyonlar var. Bu toplumun hamuru tamamen bozulmadı. Ama siyaset bu hamuru sürekli kötü ellerde yoğurursa, sonunda en iyi un bile ekmek olmaktan çıkar. Bu yüzden mesele yalnız lider meselesi değildir; siyasal kültür meselesidir, kurum meselesidir, ahlâk meselesidir, yurttaşlık meselesidir.
Türkiye’nin siyasal çaresizliği, adı doğru konulursa aşılabilir. Sorun yalnız ekonomi değildir. Sorun yalnız iktidar değildir. Sorun yalnız muhalefet değildir. Sorun, siyasal alanın çare üretme kabiliyetini kaybetmesidir. Bu kabiliyet yeniden kurulmadan hiçbir gösterge kalıcı olarak düzelmez, hiçbir seçim toplumu bütünüyle ferahlatmaz, hiçbir lider tek başına bu yorgun ülkeyi ayağa kaldıramaz. Türkiye’nin yeni bir siyaset ahlâkına ihtiyacı var; hakikati inkâr etmeyen, liyakati sadakate kurban etmeyen, hukuku sopa yapmayan, halkı seyirciye çevirmeyen, makamı ganimet saymayan, çocuğun defterini, emeklinin poşetini, gencin bavulunu ve annenin mutfak sessizliğini siyasal hesabın merkezine koyan bir ahlâk. Çünkü bir ülke önce çare duygusunu kaybederse yoksullaşır; sonra o çare duygusunu yeniden kurabilirse ayağa kalkar.