YOSUN TUTMUŞ ALFABE
İmdat Demir
Zamanın paslı çarkı dönerken durmaksızın, Unutuşun kuyusuna düşen o bakır çalının sesi, Şerevaz kokusunda saklanan eski bir yas gibidir, Kelimeler, anlamını yitirmiş birer kilit şimdi kapıda, Kastaniça kabağının o turuncu, çürüyen çığlığı duyulur, Sacayakların altında soğuyan külün gri tarihi, Geçmişin isiyle boyanmış duvarlarda gezinen o hayaletler, Kimse hatırlamıyor artık ateşin kutsal, yakıcı dilini, Boşlukta sallanan bir sarkaç gibi gıcırdıyor anı, Biz ki unuttuk toprağın o vahşi tadını.
Pelki taşının üzerinde kırılan buğdayın o sarı sessizliği, Hosti ekmeğinin kutsal sayılan o buğulu nefesi, Kapandı gitti çağı, mühürlendi o büyük ahşap kapılar, Kunci ve minci, dilde eriyen o eski dualar, Korkoti tanelerinde saklı kalan o yoksul çocukluk, Koloti peynirinin tuzunda kuruyan zamanın o ince derisi, Malahtara, paslanmış bir hatıra gibi batarken ele, Likmene hasret kalan gazyağının titrek, cılız alevi, Karanlığı boğmaya yetmiyor artık içimizdeki bu sönük ışık, Gece, siyah bir kuş gibi konuyor omzumuza.

Bulme ve mabeyin arasında sıkışan o dar hayatlar, Darni tavanlarında asılı kuruyan o hüzünlü biberler, Kot pantolonlara yenilen o şalvarın bol rüzgârı, Tiyeter sahnelerinde oynanan o bitimsiz, acıklı trajedi, Hopeçi sepetlerinde taşınan yük değil, bir ömürdü sanki, Gerdelden dökülen sularla yıkanırdı günahkâr bedenler, Lahmi kokusunda aranan o kayıp, uzak şefkat, Pulama gömleklerin içinde çarpan o ürkek, küçük kalpler, Küpün ağzında bekleyen peçi, bir sırrı saklar gibi, Dudaklar mühürlü, gözler toprağa dönük, bekliyoruz öylece.
Çalıların ardına gizlenen o yabanıl, yeşil korku, Çupi ve kutuni kumaşların o sert, tok dokusu, Davli sesinde yankılanan düğünlerin o kırık neşesi, Kondaridan süzülen zamanın tortusu birikiyor şimdi dipte, Şimdi bahsettiğimde gülen o yüzlerdeki yabancı ifade, Bizim paçi, aynada gördüğü sureti tanımaz oldu artık, Yüzünde şehirlere ait o soğuk, metalik maske, Geçmiş, bir masal bile değil artık onun için, Sadece uzak, silik ve anlamsız bir rüya kırıntısı.
Falamidi ağlarının içinde çırpınan gümüş renkli umutlar, Kopali kayıkların karinasına yapışan o tuzlu yosunlar, Feretiko tezgahlarında dokunan sabrın o ince ipliği, Masuri masuri sarılan zaman, makaralarda tükeniyor yavaşça, Kormi iskemlesinde oturan dedelerin o derin, suskun bakışı, Kenef çukurlarına gömülen utançların o ağır kokusu, Ayakyolunda, gece kuşu çuncuri ile konuşan o delilik, Karanlığın içinde parlayan gözlerdeki o vahşi ışıltı, Korkunun kanat seslerini duyuyoruz rüzgârın uğultusunda, Bilinçaltının derin dehlizlerinden yükselen o ilkel çağrı.
Naylanın podosisi, ahşap bacaklar üzerinde duran o ev, Likapalan fikoki, ormanın o mor, ekşi kanı, Dudaklarda patlayan o lezzet, şimdi bir anı tadında, Kartofilan mamuli yenilirken kuru kuru, boğazda düğümlenen, Yoksulluğun o katı, çiğnenmesi zor, taşlaşmış lokması, Laus tarlalarında kaybolan o sarı saçlı çocuklar, Şokali armudunun o buruk, kekremsi tadı damakta, Lobya sırıklarına sarılan fasulyenin o yeşil sarmaşığı, Hayata tutunma çabasıdır bu, toprağa tırnak geçirme, Pafuli yapraklarının hışırtısında duyulan o eski ninni.

Perçemlerini savuran rüzgâr, dağların o asi sevgilisi, Andı içilen yeminler, bozulan tövbeler, unutulan sözler, Metuşi sepetinde taşınan yük, sırtı büken o keder, Sehter otlarının arasında kaybolan patikaların o silik izi, Çiten duvarların ardında saklanan o yasak aşklar, Altındakiler yandı, kül oldu geçmişin o görkemli sarayı, Zimilaçi dikeni batıyor şimdi kanayan, nasırlı ellere, Kardeşi handospara ile büyüyen o dikenli, vahşi orman, Doğa, terk edilen her şeyi geri alıyor hırsla, İnsanın bıraktığı boşluğu yeşil bir öfkeyle dolduruyor.
Benim gibi fukara, sığran yedi, uyandı derin uykudan, Acının tadıyla ayılan bilincin o keskin, soğuk şafağı, Yanmışa çiya konar, sineklerin o vızıldayan, ısrarcı şarkısı, Kavataraya hıyar, çürüyen sebzelerin o ekşi, ağır kokusu, Lahananın kotisi, tarlada kalan o son, yalnız umut, Kabağın çiviti var, çekirdeğinde saklı o sonsuz yaşam, Muta tezgahlarında dokunan kıl çuvalların o sert yüzeyi, Yayık ayranında çalkalanan o beyaz, köpüklü rüya, Refani kumyasladı, çürüdü, toprağa karıştı o güzel günler, Zamanın dişleri arasında öğütülen o masumiyet çağı.
Koliva tepsisinde kaynayan buğdayın o tatlı, sıcak buharı, Tavaliya kokusunda birleşen o kalabalık, neşeli sofralar, Rohtiko nerede sorar şimdi o boş, sessiz odalar? İskemi bacakları kırık, bir köşede unutulmuş mahzun, Seke sedirlerinde oturan hayaletlerin o görünmez ağırlığı, Konsol aynasında yansıyan, çatlak ve solgun bir yüz, Evin tomele taşı, temeline konan o ağır, kara kader, Çiçili peynirinin liflerinde uzayan o bitimsiz hasret, Kolistavra çiçeğinin o masum, kırılgan boyun büküşü, Langonanın kardeşi, toprağın altında uyuyan o gizli tohum.
Furnesi ateşinde pişen ekmeğin o yanık, isli kabuğu, Tumulisi tarlalarında yükselen o toprak yığını, o mezar, Çumuşi üzümlerinden süzülen o tatlı, sarhoş edici şıra, Çilbur yerken ağızda dağılan o sıcak, yumuşak lezzet, Paluzenin yanında dururdu ekmekaşı, yoksulluğun o asil ziyafeti, Çapuğun içinde saklanan o küçük, değersiz, kıymetli hazineler, Kuviçanın içinde kül kuruni, sönmüş ateşlerin o gri tozu, Sinide haşil, buğdayın o en saf, en ilkel hali, Tifti çorbasında eriyen o soğuk kış günlerinin ayazı, Yanında kavut unu, kavrulmuş tahılın o kadim kokusu.
Hele bir de var ise bir lenger portihala, Turuncunun o parlak, neşeli, güneşe benzeyen yüzü, Eğratluğa da gider, imece usulü çalışılan o tarlalar, Doğar fakirin günü, umutla, terle ve emekle yıkanarak, Kuti kutu saklanan o çeyiz sandıklarının naftalinli uykusu, Küp kofterasi, pekmezin o koyu, ağdalı, tatlı kanı, Tapa mantarlarının tıcadığı o şişelerdeki zaman, Çişoma otlarının bürüdüğü o terk edilmiş, viran bahçeler, Kadi sepetlerinde taşınan, dökülen, saçılan o bereket, Panti ve pali, isimleri bile silinen o eski eşyalar.
Manaçi saplarında kuruyan o sonbahar rüzgârının sesi, Kopti gitti kalmadı, bir uçurtma ipi gibi koptu, Arapiko felisi, kabuğunun altında saklanan o siyah sır, Hem sütlü hem mancası, toprağın sunduğu o cömert sofra, Baklavada bulunmaz hamsi kuşunun o deniz kokan tadı, Tuzun ve yosunun damağımızda bıraktığı o eşsiz mühür, Şamiralar moziko, ineklerin boynundaki o çanın metalik sesi, Nosaka kosi oldu, eskidi, yıprandı, parçalandı her şey, Ambar kaaber, boşlukla doldu o tahıl saklanan ahşap kilerler, Yokluk, en büyük varlık gibi çöktü üzerimize.

Roka tarlalarında biten o acı, yeşil, diri otlar, Saçak hamlaus doldu, örümcek ağlarının o ince mimarisi, Kurçeli ile hopi, çocuk oyunlarının o masum, zalim kuralları, Livor tabancasının namlusunda patlayan o barut kokusu, Matiçalinun kuşları sustu, orman derin bir yasa büründü, Laus rokopisinin rengi sarardı, soldu güz yaprakları gibi, Ölümün sarı rengi bulaştı doğanın o canlı yüzüne, Çafladi sularının şırıltısında yıkanan o beyaz taşlar, Kaçapeti yokuşlarında nefes nefese kalınan o zorlu hayat, Peşuğun kamarası, ahşap evin o en sıcak, en mahrem köşesi.
Entari eteklerinde uçuşan o renkli, çiçekli baharlar, Jipon hışırtısında duyulan o gizli, utangaç kadınlık, Fustan elbiselerin hası, sandıklarda saklanan o ipek hayaller, Halaçilan sesleri, yün tarayan kadınların o ritmik şarkısı, Kuyizma kuyularından çekilen suyun o serin, berrak yüzü, Kuku kuşunun ötüşünde saklı o uğursuz, kara haber, Çiğa sesleri karışıyor rüzgârın o tekinsiz, uğultulu sesine, Pardinin bağırması, kulaktan siliyor pası, bir çığlık gibi, Doğanın o vahşi, terbiye edilmemiş, ham sesi bu, Medeniyetin gürültüsünü bastıran o gerçek, çıplak ses.
Büyüdükçe kızarır, horozun çitarisi, öfkenin o kırmızı rengi, Zamanın mitarisi kırıldı, dokuma tezgahı sustu aniden, Hayatın o düzenli, ritmik akışı bozuldu, kaos başladı, Arışak iği dönmüyor artık, kaderin ipi düğümlendi, Çağra ve teşik, bir köşede atılmış, işlevsiz, ölü nesneler, Rokopeti yığınları arasında kaybolan o el emeği, Yığ keten lifleri, toprağa dönmek için bekliyor sabırla, Peşkir kenarlarına işlenen o sabır, o göz nuru, Çeşan dokurdu Rizeli’nin yarisi, aşkını ilmek ilmek örerek, Her desende bir hikaye, her renkte bir duygu saklıydı.
Yazın ev hayatına sererdiler kerveti, o ahşap sediri, Gökyüzünün altında uyunan o yıldızlı, serin geceler, Hohori kuşunun o ürkütücü, geceye ait sesi, Kiviçinin elbet yenilmez eti, o sert, yabanıl doğa, Apsomati konulur, akan kan dursun diye yaraya, Büyüyle, otla, duayla iyileştirilen o eski bedenler, Boğmaca olanları tutar koça nöbeti, nefesin kesildiği an, Ölümle yaşam arasındaki o ince çizgide yürürken, Uyumayan sebiye verir idiler çiça, o yapma bebek, Teselli aranan o küçük, cansız, bez parçaları.
Yaramaz çocuklara gerekli idi viça, o ince kızılcık dalı, Terbiyenin o sert, can yakan, otoriter sopası, Paçilarun elişi sanat eseri oldu, müzelerde sergilenen, Yaşayan kültür öldü, camekanların ardına hapsoldu şimdi, Filketanın uyasi, metalin o soğuk, sivri ucu, Tentene ve kanaviça, sabrın geometrisi, estetiğin inceliği, Murmurisle nanuris uyuturdu bizleri, o mırıldanan sesler, Anadilinin o şefkatli, sıcak, saran kozası, Pumburi böceğinin o metalik, parlak yeşil zırhı, Şepidinun hala bende izleri, çocukluk yaralarının kabuğu.
Çilipuli ve puli, kuşların o cıvıl cıvıl, neşeli dili, Karatavuk çişona, gecenin siyahına karışan o kara tüy, Alemediye döndü makoçinun gözleri, şaşkınlıktan büyüyen, Dünyanın değişimi karşısında donup kalan o bakış, Ğorğarina böcekleri kemiriyor şimdi zamanın tahta bacaklarını, Hacika ve anağula, masallardan fırlamış o garip yaratıklar, Kör sıçan dehlizlerinde yolunu arayan o karanlık, Derelerde çağana, yengeçlerin o yan yan giden yürüyüşü, Sularda Eğri Hasan, bir efsane, bir hayalet gibi, Suyun hafızasına kazınan o silinmez, ıslak isim.
Süs için aranırdı koğlidi vizorisi, o deniz kabuğu, Doğanın o mükemmel, spiral, matematiksel formu, Seferberluktan sonra ne kadar geçti zaman, o büyük kırılma, Savaşın, göçün, acının üzerinden geçen o silindir, Geçen zaman içinde değişti bizdeki dil, paslandı lisan, Kelimeler, anlamını yitirmiş birer antika eşya gibi, Şimdi bu sözcükleri ister oku ister sil, hükmü yok, Rizeli arkadaşım, anam, babam, kardaşım, o kan bağları, Alem bilmese bile ne dediğimi sen bil, o gizli anlaşma, Biz, bu paslı dille susarak anlaşıyoruz artık seninle.